29 Ağustos 2014 Cuma

Dijitalin Gölgesinde “Aşk”

Yüzyıllar boyunca nice aşklar anlatıldı; kitaplarda, romanlarda, filmlerde, şiirlerde ya da dilden dile. Bir aşkı yaşamak ya da onu beklemek bir ömür sürerken eskiden, seven ve sevilen birbirine kavuşmak için kimi zaman bir ömrü  tüketirken ve hayalini kurmak bile güzelken sevdiğinin, şimdilerde bir aşktan öbürüne geçmek sadece saatlerle sınırlı… Belki de “aşk” teknolojinin etkisiyle evrildi, değişti ya da ona yenildi.

Önceki zamanlarda “aşk” dendiğinde, Anthony ve Kleopatra’nın aşkı, Napolyon ve Josephine’in aşkı, Hürrem Sultan ve Kanuni’nin aşkı,  Nazım Hikmet ve Piraye’nin aşkı, Beethoven’ın “ölümsüz sevgiliye” diye başlayan mektubundaki meçhul ama ölümsüz kıldığı aşkı ya da Milena ve Kafka’nın mektuplarda kalan platonik aşkları akla gelse de, şimdilerde aşk’a yüklenen anlamlar ve dolayısıyla “aşk” denilince ona verilen örnekler de değişti.

Kimsenin telefondan kafasını kaldırmadan, saatlerce karşılıklı konuşmadan oturmayı başarabildiği ve adına da “bilişim çağı” dediğimiz günümüzde, artık aşklar teknoloji uzantılı yaşanmakta, kimi zaman teknolojinin içinde hapis kalmakta ve hiç yüz yüze bile gelmeden bitmekte.. Yani teknolojiye esir olmuş sözde aşklar bu aralar gündemde…

Tüketim kültürünün hepimizi hızlı olmaya zorladığı bir çağda yaşayıp, endişe ve kaygı içinde hep bir yerlere ve bir “şey”lere yetişmenin telaşı içinde koşuşturup bir de üstüne sürekli olarak beynimizin içine sızdırılan “al, hemen tüket, at ve yenisini al” mesajları, bizi bu zamanın ve bu kültürün kölesi haline getirdi. (Yoksa kuklası haline mi getirdi demeliydik?)

Aslında tüketim kültürünün çocuklarıyız biz. Bu yüzden onun emirlerine göre yaşıyoruz, farkında olmasak da her şeyi hızla tüketmemiz bundan, sadece eşyaları nesneleri değil biz birbirimizi ve duygularımızı da hızla tüketiyoruz, atıyoruz, unutuyoruz ve bize emredildiği gibi hemen yenilerini alıyoruz. Ve onları da hızla tüketiyoruz, tüketim kültürünü çarkının  içinde dönüp duruyor ve o çarka hizmet ediyoruz. O çarkın dışında kalmak isteyenlerin tercihlerine saygı duymuyor, onları grubun dışına itiyoruz. Öylesine farklılaştırdı ki her şeyi bu çark; “aşk”ın tanımını bile değiştirdi. Çünkü, insanların birbirleriyle iletişim kurma biçimleri değişti.

Artık yüz yüze iletişim yerini teknolojinin getirdiği ortamlara, sanallığa bıraktı. Yani sosyal medya diyerek yere göğe sığdırılamayan ama aslında özü sanallığa dayalı bir iletişim gözde artık. Bu sanallık, insanların daha kolay maske takabildikleri bir ortama izin verdi. Sanal kimlikleriyle, olmak istedikleri insanın profillerini çizmeye başladı insanlar ve böylece var olan gerçeklikle sunulan gerçeklik birbirinden giderek uzaklaşmaya başladı. İnsanlar kendi öz benliklerine yabancılaştı ve kimi zaman kendisiyle yüzleşmesi gerektiğinde ise mutsuzluklar başladı.

Bizler duygularımızı 140 karaktere sığdırmayı öğrendiğimiz bir dönemi yaşıyoruz. İnsanın duyguları 140 karaktere sığmaya başladığı ve artık bu durum bir alışkanlık halini almaya başladığı andan itibaren birbirimize anlatacaklarımız, sohbetlerimiz de azaldı. Öyle ki, insanların kızgınlıklarını, serzenişlerini, acılarını, mutsuzluklarını bile 140 karakter üzerinden ifade ettikleri bu dönemde “aşk” ister istemez dijitalin gölgesinde kaldı.


Başka başka insanların gözünden bakıldığında kimileri için dijital, her şeyi birbirine yaklaştırdı, aslında bu açıdan bakınca her şey herkesin parmaklarının ucunda olup bitiveriyor. Yeni bir sevme biçimi, yeni bir ilişki kurma/yaşama biçimi ve yeni bir terk etme biçimi gelişiyor. Bu yeni düzenin farkında olup ona alışmaya çalışmak da bir tercih.. Belki de dijital “aşk”a yeni bir soluk getiriyor ve dijital bir yaşam biçimi gelişiyor. Bu yeni düzen “aşk”ın tanımını değiştiriyor. Ancak hala bazılarımız için “aşk” dijitalin gölgesinde hak ettiği saygıyı görmüyor.