13 Eylül 2014 Cumartesi

Oysa; Çocuğun Yüreğine Vedası Zordur…



Biz onlara “çocuk gelin” diyoruz, masum kılıyoruz her şeyi..

Dünyanın başka ülkelerinde “pedofili” diyorlar bu suçu işleyene..

Zorla çocuklukları ellerinden alınıp; baskıyla, tehditle, kaçırmayla, yıldırmayla, kandırmayla, özendirmeyle evlilik çarkının içine atılıyor ve çevrede buna sessiz kalıyor. Biz sessiz Kalıyoruz!

Oysa hepimiz biliyoruz, evlenme akdi ancak eşlerin serbest ve tam rızasıyla yapılır ve (Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de de belirtildiği gibi) “18 yaşın altındaki her birey çocuktur”.

Oysa hepimiz biliyoruz, zorla nişanlama ve zorla evlendirme kadar başlık parası, berdel ve çokeşlilik de yasaların ihlali anlamına gelir. Yasaların ihlalinden önce insanlığın ihlali anlamına gelir, biz bunları çok iyi biliyoruz.

Böylesine bir ihlalin “gelenekle” meşru kılınmasını yüreğimiz kabul etmeli mi?

Yaşadığımız coğrafyada, bu sorun tek merkezli bir konu değil ve hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın ağır bir “hak” ihlali..

Bu sorun, kız çocuklarının sağlıklı gelişimin önünde bir engel, kimi zaman da hayatlarıyla ödedikleri bir bedeldir… Yaşanmamış çocukluğun açtığı yara, çocukluğa ve arkadaşlığa duyduğu özlem, hayal kırıklıkları, çocuk yaşta anne olmanın getirdiği ağır yük ve böyle bir psikoloji içinde büyütülen çocuklar.. İşte başlı başına bir halk sağlığı sorunu..

Oysa hepimiz biliyoruz, 18 yaşın altında yapılan evlilikler yasal olmadığı için herhangi bir kaydı da yoktur. Dini törenle yapılır ve bazen buna bile gerek duymadan çift birlikte yaşamaya zorlanır ve yasal olarak kaydı bulunmayan evlilikler “yok” hükmündedir.

Yani biz çok iyi biliyoruz, yasaların ortadan kaldıramadığı sorunu çözmenin yolu; “insana” değer vermeyi öğrenmektir/öğretmektir, ruhsal gelişimini tamamladığında bir çocuğun başlı başına bir “gelecek” olabileceğini anlatmaktır, çocuğun bir “sermaye” olmadığını, eşsiz ve çok değerli olduğunu, hakları olduğunu, çocukluğunu yaşama hakkının nefes almak kadar doğal olduğunu anlatmaktır. Biz anlatmalıyız, hepimiz… belki de zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması için çalışmalıyız..

Oysa biz çok iyi biliyoruz, çocuk evlilikleri, aile içi şiddetin hem sebebi ve hem de sonucudur. Biz hiç duymadık mı, okumadık mı? İlk gece cinsel ilişkilerin bazen tecavüzle sonuçlandığını, bunun aylarca sürdüğünü, çocuk yaşta hamile kalan ve bunu hayatıyla ödeyen çocukları, ensest vakası sonucu tacizcisiyle evlendirilen kız çocuklarını, şiddet gibi yıkıcı muamelelere maruz kalan kadınların hak ve hukuk mücadelesinin mahalle baskısıyla engellendiğini ve bu sebeple çocuk evliliklerinin şiddeti meşrulaştırdığını biz çok iyi biliyoruz.

İnsan ticaretine, “süt hakkı”, “başlık parası” gibi adlar altında kadınların para karşılığı satılmak suretiyle evlendirilmesinin dahil olduğunu, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişiminin evlenme ve hamile kalmayla ağır zarara uğradığını, kız çocuğun evlendirileceği kişinin yaşlı ve hasta olan anne-babasının bakımını da üstlendiğini ve bir nevi hasta bakıcı olmak üzere evlendirildiğini de biliyoruz biz.

Ve biz çok iyi biliyoruz; çocuk gelin, aslında kendisine yüklenen sorumlulukların üstesinden gelmeye çalışan ve çoğu zaman da bunun altında ezilen “çocuk işçi”dir. Tacize uğramaktadır, yaşam hakkı elinden alınmaktadır, sömürülmektedir, ağır yaralar almaktadır.

Biz bunların hepsini çok iyi biliyoruz.

Ve biz susuyoruz, susarak onaylıyoruz. Ve çocuk hakları ihlalinin sürmesine izin veriyoruz, sebep oluyoruz. Biz susuyoruz, medyamız susuyor, yetkililer müdahil olamıyor ve yüzlerce çocuk, çocuk yüreğine veda etmek zorunda kalıyor.

Oysa hepimiz çok iyi biliyoruz, çocuğun yüreğine vedası  zordur.


O zaman neden “mahalle baskısı”nı tersine çevirmiyoruz?

29 Ağustos 2014 Cuma

Dijitalin Gölgesinde “Aşk”

Yüzyıllar boyunca nice aşklar anlatıldı; kitaplarda, romanlarda, filmlerde, şiirlerde ya da dilden dile. Bir aşkı yaşamak ya da onu beklemek bir ömür sürerken eskiden, seven ve sevilen birbirine kavuşmak için kimi zaman bir ömrü  tüketirken ve hayalini kurmak bile güzelken sevdiğinin, şimdilerde bir aşktan öbürüne geçmek sadece saatlerle sınırlı… Belki de “aşk” teknolojinin etkisiyle evrildi, değişti ya da ona yenildi.

Önceki zamanlarda “aşk” dendiğinde, Anthony ve Kleopatra’nın aşkı, Napolyon ve Josephine’in aşkı, Hürrem Sultan ve Kanuni’nin aşkı,  Nazım Hikmet ve Piraye’nin aşkı, Beethoven’ın “ölümsüz sevgiliye” diye başlayan mektubundaki meçhul ama ölümsüz kıldığı aşkı ya da Milena ve Kafka’nın mektuplarda kalan platonik aşkları akla gelse de, şimdilerde aşk’a yüklenen anlamlar ve dolayısıyla “aşk” denilince ona verilen örnekler de değişti.

Kimsenin telefondan kafasını kaldırmadan, saatlerce karşılıklı konuşmadan oturmayı başarabildiği ve adına da “bilişim çağı” dediğimiz günümüzde, artık aşklar teknoloji uzantılı yaşanmakta, kimi zaman teknolojinin içinde hapis kalmakta ve hiç yüz yüze bile gelmeden bitmekte.. Yani teknolojiye esir olmuş sözde aşklar bu aralar gündemde…

Tüketim kültürünün hepimizi hızlı olmaya zorladığı bir çağda yaşayıp, endişe ve kaygı içinde hep bir yerlere ve bir “şey”lere yetişmenin telaşı içinde koşuşturup bir de üstüne sürekli olarak beynimizin içine sızdırılan “al, hemen tüket, at ve yenisini al” mesajları, bizi bu zamanın ve bu kültürün kölesi haline getirdi. (Yoksa kuklası haline mi getirdi demeliydik?)

Aslında tüketim kültürünün çocuklarıyız biz. Bu yüzden onun emirlerine göre yaşıyoruz, farkında olmasak da her şeyi hızla tüketmemiz bundan, sadece eşyaları nesneleri değil biz birbirimizi ve duygularımızı da hızla tüketiyoruz, atıyoruz, unutuyoruz ve bize emredildiği gibi hemen yenilerini alıyoruz. Ve onları da hızla tüketiyoruz, tüketim kültürünü çarkının  içinde dönüp duruyor ve o çarka hizmet ediyoruz. O çarkın dışında kalmak isteyenlerin tercihlerine saygı duymuyor, onları grubun dışına itiyoruz. Öylesine farklılaştırdı ki her şeyi bu çark; “aşk”ın tanımını bile değiştirdi. Çünkü, insanların birbirleriyle iletişim kurma biçimleri değişti.

Artık yüz yüze iletişim yerini teknolojinin getirdiği ortamlara, sanallığa bıraktı. Yani sosyal medya diyerek yere göğe sığdırılamayan ama aslında özü sanallığa dayalı bir iletişim gözde artık. Bu sanallık, insanların daha kolay maske takabildikleri bir ortama izin verdi. Sanal kimlikleriyle, olmak istedikleri insanın profillerini çizmeye başladı insanlar ve böylece var olan gerçeklikle sunulan gerçeklik birbirinden giderek uzaklaşmaya başladı. İnsanlar kendi öz benliklerine yabancılaştı ve kimi zaman kendisiyle yüzleşmesi gerektiğinde ise mutsuzluklar başladı.

Bizler duygularımızı 140 karaktere sığdırmayı öğrendiğimiz bir dönemi yaşıyoruz. İnsanın duyguları 140 karaktere sığmaya başladığı ve artık bu durum bir alışkanlık halini almaya başladığı andan itibaren birbirimize anlatacaklarımız, sohbetlerimiz de azaldı. Öyle ki, insanların kızgınlıklarını, serzenişlerini, acılarını, mutsuzluklarını bile 140 karakter üzerinden ifade ettikleri bu dönemde “aşk” ister istemez dijitalin gölgesinde kaldı.


Başka başka insanların gözünden bakıldığında kimileri için dijital, her şeyi birbirine yaklaştırdı, aslında bu açıdan bakınca her şey herkesin parmaklarının ucunda olup bitiveriyor. Yeni bir sevme biçimi, yeni bir ilişki kurma/yaşama biçimi ve yeni bir terk etme biçimi gelişiyor. Bu yeni düzenin farkında olup ona alışmaya çalışmak da bir tercih.. Belki de dijital “aşk”a yeni bir soluk getiriyor ve dijital bir yaşam biçimi gelişiyor. Bu yeni düzen “aşk”ın tanımını değiştiriyor. Ancak hala bazılarımız için “aşk” dijitalin gölgesinde hak ettiği saygıyı görmüyor.

8 Ekim 2013 Salı

PR ŞÖHRETİN YILDIZINI PARLATIR



Şöhret yönetimi, yetenek yönetimi, ün yönetimi gibi farklı şekillerde ifade edilen ancak “özünde” strateji olmadan yönetilemeyecek olan bir konuyla merhaba…
Burada bir markanın yönetilmesinden söz ediyoruz aslında.. Ancak burada sözünü ettiğimiz “marka” bir nesne değil bir “insan”..  Rob Walker; “Marka Kültürü” kitabına yazdığı önsözde aynen şöyle söyler; “Aslına bakılırsa marka diye bir şey yoktur. Markaları yerin dibinden çıkaramaz, bir atölyede işleyemez, son teknoloji ürünü bir fabrikada üretemez ya da üç boyutlu bir yazıcıdan çıkaramazsınız. Bir markayı cebinize koyamaz, tarlada yetiştiremez, pencereden atamaz ya da yanlışlıkla bir lokantada unutamazsınız. Hatta ve hatta bilgisayarınıza yükleyemezsiniz. Bir marka, bir fikirden başka bir şey değildir.” Evet, marka bir fikirdir ve bir orkestra gibi düşünülerek ahenkle yönetilmelidir.
O halde zamanın ilerisinde fikir üreten bir marka düşünün… Değişime ayak uyduran, değişime çağıran, insanların ilgisini çekmeyi başaran, onları şaşırtabilen ve aynı zamanda onları eğlendiren..  Kim böyle bir markadan vazgeçmek ister ki? Peki bu marka neden bir insan; bir şöhret olmasın?
Küresel marka endüstrisinin yıldızı olmak o kadar kolay değil. Faaliyet alanında lider olmak (ki yetenek tek başına yeterli değil); şöhretin kişiliğini marka için değiştirmek yerine, daha samimi olarak markayı, şöhretin kişiliğine uygun bir konsept üzerine oturtmak, mutlaka en yakın rakiplerden bir adım önde olmak için bir fark üretmek, ulaşılmaz olmak yerine görünür olmak, oluşturulan marka konsepti ile; davranışların, konuşmaların, medya röportajlarının,  giyim tarzının uyumunun yakalanması gerçekten de hiç kolay değil. “Marka Bilmecesi” kitabında aynen şöyle der; “bir marka üç bileşenin ürünüdür: mirası ve kalıcı gelenekleri; karakteristik davranış tarzı ve kültürü; gelişimin sürekliliğini sağlayan rüyası”. Belki de bu marka içeriğinden daha da önemlisi, bu içeriği içselleştirebilmek..
Bir moda ikonu, bir aktör, bir siyasi aktör, bir şarkıcı; insanlar bu figürler hakkında her yerde her zaman ve her konuda dedikodu üretmeyi severler. İnsanları dinlemek önemlidir; onları dinlemek ve daha da önemlisi onları anlamak.. Ancak daha da önemlisi; onların ne hakkında, ne şekilde konuşmaları gerektiğine karar vermek ve bu konuda yönlendirmeyi başarmaktır;  bu da gündemi yönetmek ve “şöhret”i konumlandırılmak istenen algıyla yönetmek anlamına gelir.
Bugün bir şöhreti yönetmek demek, onun yaptığı işi, görünüşünü, medya ilişkilerini, ulaşmak istediği kitle üzerindeki algısını stratejik olarak yönetmek demektir.  Başka bir ifadeyle; medya algısı, magazin geri dönüşleri, markanın algısı ve halka verilen görüntünün aynı ortak algıyla yürütülmesidir.
Temel mesele; tüm iletişim mecralarında; marka konumlandırılmasında, iş ortaklıklarında ve tüm hedef kitleye karşı açıkça kimliğin tanımlanmasıdır. Tüm karakteristik özelliklerin markayla örtüşmesinin sağlanmasıdır; böylelikle ortaya “samimi” bir marka çıkacaktır.
Madonna; David Beckham gibi isimler diğer bir deyişle küresel bir marka endüstrisinin yıldızları kendi markalarını yönetmek zorundadırlar. İşte bu nedenle; Şöhretler de birer üründürler ve markalaşma sürecini yaşarlar; her marka gibi; doğru bir iletişim stratejisiyle yönetilirlerse “tercih edilenler” sınıfına katılırlar ya da “sıradan” bir ürün olarak hayatlarına devam ederler. Yukarıda da sözünü ettiğim gibi; bunca birbirine benzeyen ürünün, insanın, onca nesnenin arasından tercih edilebilmek için bir vaat sunmak gerekli ve sunulan bu vaat, tüm diğerlerinden farklı bir vaat olmalıdır. Fark yaratmak.. Ama fark yaratmış olmak için değil gerçek anlamda fark yaratmak.
“Mor İneğin Akıllısı” kitabında Arman Kırım şöyle der: “İnsanlar artık sıkıcı ve birbirinin aynı olan şeyleri sevmiyorlar. İnsanlar eğer güçleri yetiyorsa, her istediklerini onlarca, yüzlerce seçenek arasından seçip alıyorlar. Bu sonsuz seçenekler arasından sıyrılmak istiyorsanız, olağan-dışı olmak zorundasınız. Ancak o zaman cazip olursunuz ve dikkat çekersiniz.”
Tüm bu sürecin ciddiyetle ve stratejik olarak yönetilmesi gereklidir. İşte tam da bu nokta da PR (halkla İlişkiler ya da stratejik iletişim) ajansları devreye girmelidirler. Çünkü artık tek başına basın danışmanlarının, ya da imaj yapıcıların bu süreci yönetmesi en azından stratejik anlamda yönetmesi zordur. Bu süreç tüm faaliyet alanlarında uzmanlık sahibi olan bir takım tarafından yönetilmelidir. İşte o zaman şöhretin yıldızı; diğer tüm yıldızlardan daha parlak olacaktır.
İletişim çağını yaşadığımız bu çağ, interaktif bir iletişim çağı. Ulaşılmaz olanın değerli olduğu günleri geride bıraktık, şimdi olması gereken ulaşılır, samimi, gerekli mesafeyi koymayı başaran, açık, yalın iletişimin olduğu bir stratejiyle şöhretin markasını yönetmek..
Unutulmaması gereken bir nokta da; Şöhret ile itibar arasındaki farkı kavrayabilmek; işte bu farkı kavrayan ve bunun gereklerini yerine getiren her zaman kazanır.

1 Ekim 2013 Salı

Çünkü ; “Fenerbahçeli ’nin Fenerbahçe’sini Sevmesi, Dünyanın En Büyük Kıyametidir…” İslam Çupi’ nin Anısına

Ne tarihi biter ne de marşları Fenerbahçe’nin.. Çok kızarlar “Fenerbahçe Cumhuriyeti” dedik diye.. “Cumhuriyet içinde Cumhuriyet olmaz” derler ama biz yine de “Fenerbahçe Cumhuriyeti” deriz adına.. Taparcasına sevdiğimiz iki rengi vardır: Sarı ve Lacivert. Müzesinde her kupanın ayrı bir hikayesi vardır; her görkemli kupa ayrı bir tarih barındırır içinde.. İşte o yüzden “mazinde bir tarih yatar” deriz.. Gerçek ve görkemli bir tarih..
Kaybetmenin akıllardan geçmediği dönemler yaşanmıştır; 1967 senesi, beş kupanın birden alındığı Can Bartu’lar dönemi ve işte bu yüzden “bir şarkısın sen ömür boyu sürecek“ deriz ve sembol belleriz bu şarkıyı Fenerbahçe’mize..
Kadıköy, Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin toprağıdır; çünkü Kadıköy futbolun doğduğu yerdir. Türkiye’ye futbolu getiren İngiliz aileler, Kadıköy çayırlarında oynamıştır futbolu…  Fuat Hüsnü ve Reşad Danyal’ın 1901 de kurduğu “Black Stockings” (Siyah Çoraplılar) kulübü temeli olmuştur Fenerbahçe’nin ve işte bu yüzden “siyah çoraplılardan doğan bu sevda”yı hep daha da çok büyütürüz omuzlarımızda…
Bir duruştur Fenerbahçe; ilk renkleri sarı beyaz olan, kuşdili ve papazın çayırında mücadele etmiş ve hiçbir zaman ne isminden ne de kimliğinden ödün vermeden, bu mücadeleden vazgeçmemeye and içmiş bir duruş..
Savaş dönemleri boyunca moral olmuştur ülkesine Fenerbahçe, işgal kuvvetleri takımlarını defalarca yenmiş ve hiçbir takviye almadan yalnız kendi kadrosuyla “General Harrington” kupasını müzesine götürmüştür. Bedri Gürsoy’un bu kupa ile ilgili olarak; “Hem havan topuyla hem de futbol topuyla savaş kazanan ilk ülke biziz” demesine vesile olacaktır Fenerbahçe.. Lozan’larda Türk heyetinin umutlu bekleyişi olmuştur Fenerbahçe ve mutlu haber geldiğinde; İsmet İnönü; “Heyet olarak meserretle gözlerinizden öperim” diyecektir o günlerde kilometrelerce uzaklardan..
Kurtuluş savaşında, Irak ve Filistin cephelerinde sayısız sporcusunu şehit vermiş bir takımdır Fenerbahçe… İşte o yüzden “kalbimiz seninle çarpıyor” diyoruz. Ve aşkla, coşkuyla yaşatıyor ve bayrağını arşa daha da çok yükseltiyoruz. İşte tam da bu yüzden aşkla yaratılan bir markadır aslında Fenerbahçe..
Efsaneleri vardır Fenerbahçe’nin, fedakar sporcuları.. Galip Kulaksızoğul’ları, Zeki Rıza Sporel’leri, Lefter’leri, Can Bartu’ları, Cemil Turan’ları, Selçuk Yula’ları ve daha niceleri.. Arma sevdalısıdır efsaneleri de…
Bu aşka gönülden bağlı taraftarları vardır; her meslek dalından insanı tribünlerde omuz omuza birleştiren…  İşte tam da bu yüzden “Türkiye’dir Fenerbahçe”.. Aşkı; armasıdır, renkleridir, ruhudur, sadece başarı değildir bu aşkın sebebi, cebindeki son kuruşu maç biletine vermektir, o son kuruşu lisanslı ürünlerine harcamaktır, haksızlığa direnmek için kilometreleri aşıp gelmektir o aşka sebep…  Saraçoğlu mabedidir Fenerbahçeli’nin; çünkü stad yapılırken her bir tuğlayı stadına tek tek taşımıştır Fenerbahçeli; her bir tuğlasında emeği vardır.. İşte o yüzden “Kadıköy’den çıkış yok” deriz.. Biliriz ki, o emek ve alın teri stadın her köşesinde hissettirir rakibe kendini… İşte o yüzden 12 numaradır taraftar..
Ülkesine bağlıdır Fenerbahçeli.. Tüzüğü’nün 2.maddesi, “Fenerbahçelinin görevi, her şart altında milli müdafada ülkesini savunmaktır” der.. Ülkesine bağlı olduğu kadar takımına da bağlıdır Fenerbahçeli; işte o yüzden 46.000 çocuk ve kadın taraftar bir gün içinde tüm biletleri bitirmiş, dünyada bir ilke imza atarak stadını doldurmuş, Fenerbahçe’sine sahip çıkmıştır ele inat… Tarihte böyle bir gün yaşanmamıştır ve belki de hiçbir zaman yaşanmayacaktır. İşte o yüzden ilklerin takımıdır Fenerbahçe… Ve işte tam da bu yüzden “ Fenerbahçe’nin büyüklüğü ne kupa büyüklüğüdür ne de şampiyonluk. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz”
İşte tüm bu sebeplerle kendimi tanıtırken, saydığım özelliklere mutlaka Fenerbahçeli olduğumu eklerim. Bilirim ki; anlatamadığım ya da unuttuğum pek çok yanımı o iki kelimede özetleyiveririm her Fenerbahçeli gibi… “Ben Fenerbahçeli’ yim”…
“Ben Fenerbahçeli’ yim” dediğimde, ülkemin sevdalısı olduğumu da anlarlar; armam için mücadele edeceğimi de; 106 yıllık tarihe asla leke sürdürmeyeceğimi de… Ailem ve milletim kadar bu renklere aşık olduğumu da anlarlar, ne olursa olsun bu renklerden vazgeçmeyeceğimi de..

Ebru Özgen

2013- Eylül

"Bu yazı santralig.com da yayınlanmıştır"

17 Aralık 2012 Pazartesi

Atlara su vermek bir sevdaysa eğer....








Atlara su vermek bir sevdaysa eğer....

Çok şey sevdaya dahildir...

Mesela; yağmuru çamuru yüreğe değdirmemek de sevdaya dahildir. Ya da ay doğmadan yüreğe yaş düşürmemek de ...  Yağmur yüreğe değer mi? Gökyüzüne sormak lazım... Ancak yüreğin yanıyorsa bilirsin...Ya da yüreğine basa basa giden biri  varsa.... Dağlardan hasrete sevda çöker mi? Belki kimse bilmese de çöker...

Susmayan insanların içinde olabilmeyi başarmak; kendi kendine konuşmak zorunda kalmadan, ve çocuk gözleri dolarak, içinde kimseyi soldurmamayı başarmak da sevdaya dahil aslında...

Yolun üstü engerektir bazen, külünü alıp savurmak istersin, dağılsın dağlara diye, ki o yolun sonunda tükenmişlik içinde o masum hayallere ulaşmayı başarabilmek de sevdaya dahildir...

Aslında yana yana kül olmak, gönlünü ona adamak da sevdaya dahildir...  Belaya gözü kara atlamak ya da n'olursa olsun herşeyini alıp gitmek de, kendini orada bırakmadan....

Acımasızlığa isyan etmekte sevdaya dahil aslında..  Bütün kirli yüzler aydınlandığında sevdan da temize çıkacak sanırsın... Yani imkansızı  istemek de sevdaya dahil... Bir parça maviyi istemek gibi... Ya da kum gibi işte....

Üsüne titrediğin herşeyi sorgulamak da sevdaya dahil aslında... Gözünden akıtmadığın yaşı içine akıtmak da dahil....

Arkanı dönüp gitmeyi başarmak, şikayet etmemek de sevdaya dahil aslında... Acıyı yenmek de... Yani aşkı arkana almayı başarmak da... Ezen ezilen kavgasından sıyrılmayı başarmak gibi aslında... İlla kazanan olmaktan vazgeçmek de dahil sevdaya....

İçindeki fırtınaya yenilmemek de dahildir sevdaya,  kendini sevmekten vazgeçmek başkasını sevememektir aslında... Su aktığında yatağını buluyorsa eğer; herkes kendine dönecektir sonunda...

O masum hayallere ulaşamadığını kabul etmek de dahil bütün bunlara, hatta n'olursa olsun masumiyetten vazgeçmemek de... Yeni hayaller kurabileceğine inancının olması da dahil sevdaya....

Ve bir hikayenin sonunda; yağmuru çamuru yüreğine değdirmeyen kazanmıştır aslında, temizdir, paktır ve aslında ona herşey haktır...

Ve her sonun yeni bir başlangıç olduğunu bilmek de sevdaya dahildir aslında...

Ne çok şey dahil şu sevdaya....

Yine de....

Keşke kimsenin yüreğine basa basa içinden yar gitmese...

Ha eğer atlara su vermek sevdaya dahil değilse, bunların hepsi boş bir safsatadan ibarettir ve kesinlikle kaale alınmaması tavsiye olunur...


Ancak yine de üstüne basa basa söylenmelidir ki; onca şeyden sonra bile atlara su vermekten vazgeçmemek de sevdaya dahil aslında :)

Sonra bu ne yaman çelişki diye sormak da:)))



Önemli Not: Bir sonbahar gecesi; başka bir konseptle yola çıkılmış olsa da, sonunda bu yazı çıkmıştır ortaya, kağıda dökülmemiş de olsa kelimeler, bilgisayarın tuşlarına dökülmüş, neticede içimizden gelmiştir.... bizdendir, bizimdir:) Sağolsun şarkılar, sözler....




Eylül-2012

30 Kasım 2012 Cuma

GARİP...


Uzun zamandır yazmadığımı fark edip yazmaya başlamak; son zamanlarda hep başıma gelen bu... Niye o kadar yazmaya ara verdiğimi düşündüğümde, tek cevabım aklımdan geçenleri yazıya dökerken, kafamdan geçenlerin karşılığını verecek kelimeleri yetersiz bulmam ya da kelimelerin hislerimi karşılamaması... Geçenlerde karşıma çıktı bu cümle... ''Dengin dengini bulmasıdır; en büyük mutluluk bu dünyada.'' diyor Aiskhylos; hem çok zor, hem çok imkansız ve hem de çok manasız gibi geldi bana... Ama mümkün olsa; dünyada aşka dair, ilişkilere dair pek sorun olmazdı gibi; bütün problemler birbirini anlamamak ve anlamak istememek üzerine yoğunlaştığına göre, sorunsuz bir ilişkiler yumağı olabilirdi ve bu da çok sıkıcı olabilirdi... İnsan, çok garip, mutluluk da mutsuzluk da besin kaynağı sanki insanın... Hayatın dinamiğinin içinde yükselip alçalan bir grafik olduğuna göre, hiçbir duygu da stabil değil... Bazen çok değer verdiğiniz birinin bazen yüzünü görmek istemiyorsunuz; bazen çok güvendiğiniz birinden bazen çok şüphe duyabiliyorsunuz ve bazen çok inandığınız birine bazen hiç inanmıyorsunuz ve hayat bu duyguların içinde evrile evrile sürüyor... Herşey o kadar hızlı ki, zamana da, insanlara da, olaylara da, duygulara da yetişemiyorsunuz.. Tüketim zihniyetinin bize verdiği emri harfiyen uyguluyoruz... "Al, Tüket; At" ve hatta "Al, Tüketmeden At"... bu emri uygulayan herkes, hayata ve insana dair herşeyi, artık tüketmeden atıyor; onu aldığı an zaten onu tüketmiş oluyor işte.. O zaman da emek harcamak, önem vermek, değerli kılmak mümkün olmuyor, çünkü vakit olmuyor ve çünkü binlerce alternatif var daha tüketilecek... daha hızlı olmak gerekiyor... "Başarısızlık bir seçenek değildir" diyordu filmde.. İşte bütün bunları düşündüğümde; hayatı bu derece samimiyetsiz yaşayıp başarılı olmaktansa; başarısızlığı çok onurlu bir seçenek olarak kabul edesi geliyor insanın.... Yine de ve herşeye rağmen; "Dum Spiro Spero" yani; Nefes aldığım sürece umut edeceğim... Neye dair; insan olmanın gereğini herkesin birgün hatırlayacağına dair elbet... Nişantaşı-Kasım 2012