18 Mart 2011 Cuma

Siz Kınalı Ali'yi Bilir misiniz? Şehitlerimize Saygıyla...

Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu," nerelisin" gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla:

-'adın ne senin evladım' der. Çocuk

-'Ali' diye cevap verir.

-Nerelisin? der. Ali

-Tokat Zile’denim der.

-Peki evladım bu kafanın hali ne?' Ali

-'anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım der.

-Neden? der komutan. Ali

-'bilmiyorum komutanım' der:

Peki gidebilirsin Kınalı Ali' der. O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur, arkadaşlarından yardim ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler, arkadaşları yazar

'sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin' diye başlar. Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adim bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.



Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına NOT düşer: Ali'nin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır. 'Anacağım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler, sakın kardeşim Ahmet'e de yakma, onla da dalga geçmesinler, der ellerinden öptüm' diye bitirir. Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler.

Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdir.



Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetler de yeterli olmamış onların sayıları da epey azalmıştır. Gelibolu düşmek üzeredir, Kınalı Ali'nin komutanı da olayı görüp yerinde duramaz. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildir. Komutanların bu düşünceli hali gören ve durumun vahametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir.



Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabi gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler.



(bu mektubun aslı Çanakkale müzesinde sergilenmektedir)



Babası anlatır Ali' nin. 'oğlum Ali nasılsın iyi misin, gözlerinden öperim selam ederim dedikten sonra öküzü sattık paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz, simdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da... siz sakin bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin der, köyü akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir. Ali ananın da sana diyeceği bir şey var' Anası anlatır: ' oğlum Ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler, kardeşime de yakma demişsin! kardeşine de yaktım, komutanlarına ve arkadaşlarına söyle, senle dalga geçmesinler, bizde 3 şeye kına yakarlar:

1- gelinlik kıza, gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye...

2- kurbanlık koça, ALLAHA kurban olsun diye...

3- askere giden yiğitlerimize, vatana kurban olsun diye.....

gözlerinden öper selam ederim ALLAHA emanet olun'

2 Mart 2011 Çarşamba

İletişim Öğrencilerinin Seçtikleri(1)

Marmara Üniversitesi İletişim fakültesi 3. sınıf öğrencilerime "Halkla İlişkiler" dersi kapsamında ödev vermek istedim ve onlara dedim ki: "gidin iletişim dünyasını didik didik edin" İlgi alanları doğrultusunda seçtikleri insanlarla görüşmüşler..Bu röportajları birkaç bölümde sizlere ulaştıracağım. İşte buyrun benim iletişimcilerimin seçtikleri...




Nil Çokluk-Fatma Dursun Röportajı




HAYK KİRAKOSYAN

Biyografisi

31 Ocak 1962 tarihinde Ermenistan'ın başkenti Erivan'da doğmuştur. Babası mühendis-tasarımcı, annesi elektrik mühendisidir. Hayk, 1984 yılında Moskova'da dünyada ilk sinema okulu olarak kurulan VGIK’ın sinema bölümünden mezun oldu. 1987 yılından bu yana bir görüntü yönetmeni olarak çalışıyor. 11 belgesel, 1 tam boy animasyon, daha sonra 200 TV programı, 100'den fazla reklam filmi ve müzik videosunun çekim ekibinde yer aldı. "Herkes Kendi Evinde" adlı eseriyle 2001 yılında İstanbul Film Festivali'nin "en iyi DOP" ödülüne layık görüldü ve "Neredesin Firuze" adlı eseriyle SİYAD en iyi sinematografi ödülünü kazandı.

Filmografisi

• 7 Kocalı Hürmüz
• Başka Dilde Aşk
• Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?
• Neredesin Firuze
• Mumya Firarda
• Şellale
• Herkes Kendi Evinde
• Vagon,
• Mart 2011'de son filmi "Atlı Karınca" vizyona girecek.
• En çok önem verdiği filmi ise, "Karagöz ve Hacivat Neden Öldürüldü?" adlı filmidir.


1- Kendinizden biraz bahseder misiniz?

30 senedir görüntü yönetmeniyim. Bu konuda neler anlatabilirim bilemiyorum.

2- İletişim dünyasına girmeye nasıl karar verdiniz?

Çocukluğumda karar verdim. Bu konuda ailemden veya çevremden etkilenmedim. Çünkü yakınlarım akademisyen kökenliydi, genellikle meşhur profesörlerdi. Annem ve babam ise mühendistiler. Bir gün görüntü yönetmeni olmaya karar verdim. Bu kararım hepsini çok şaşırttı. Kimse bu mesleğin anlamını bilmiyordu, ben de bilmiyordum. Sadece bir şekilde buna karar vermiştim. Tesadüfen okuldan eve giderken sokakta bir film çekimi gördüm ve o görüntü yönetmenini çok beğendim. Görüntü yönetmenini gördüm ama ne iş yapıyordu, adı neydi bilmiyordum, ama adamın o şekli, o kamera… Bu bir şekilde benim için mucizeydi. Sonradan araştırdım ve öğrendim ki, o sokaktaki adam görüntü yönetmeniydi. O zaman 11 yaşındaydım. Tesadüftür ki o yıl babam bana bir fotoğraf makinesi hediye etti. Hikaye oradan başlıyor. Sürekli başka mesleklere gittim, döndüm ve sonunda döndüm kaldım. Ama sinemaya erken başladım. 17 yaşımda profesyonel film okulunda öğrenci oldum, 23 yaşında ilk profesyonel filmimi çektim. Film okuluna giderken 11 kısa metrajlı film çekimi yaptım. Ayrıca öğrenciliğimde stajımı yaparken üç meşhur görüntü yönetmeniyle çalıştım. Benim için büyük tecrübeydi.

3- Mesleğinizle ilgili kurallarınız veya kriterleriniz var mı?

Benim yaptığım bir iş, meslek değil, yaşam tarzı. Meslekte her gün aynı şey yapılır. Örneğin vida yapacaksınız, vidayı iyi yapmalısınız, ayrıca her gün aynı işi yapacaksınız, vidaların hepsi de aynı olmak zorunda. Oysa biz her gün farklı bir şey yapıyoruz. Evet, biz her gün film çekiyoruz, ama farklı şeyler yaratıyoruz. Bu filmlerin birbiriyle alakası yok, her gün farklı bir gerçek yaratıyoruz. Bu nedenle görüntü yönetmenliğinin meslek olduğunu sanmıyorum. Daha geniş söylemek gerekirse herkesin kendi dünyasında fantazileri var: “Bu böyle olacak, bu böyle oldu ya da ileride bu böyle olabilir mi?...” gibi. İnsanlar bunu düşünüyor ve hayatları bu şekilde geçiyor. Biz bunları düşünüyoruz, aynı zamanda bunları gerçekleştiriyoruz. Bunlara hikayeler yaratıp filmler çekiyoruz ve rüyalarımızı gerçekleştiriyoruz. Bu nedenle bunun meslek olmadığını düşünüyorum.

4- Ezel Akay ile nasıl tanıştınız ve ilk hangi çalışmada beraber yer aldınız?

Ezel Akay’la 1998’de bir reklam çekimi için tanıştım. Daha doğrusu benim için asıl önemli olan Ezel Akay değildir, Semir Aslanyürek’tir. “Şellale” filmini çekmek için beraber Türkiye'ye geldik. Semir Aslanyürek benim okul arkadaşımdı, ayrıca onunla Moskova’dan başlayan hem iş hem de hayat arkadaşlığımız var. Benim Türkiye'ye geliş sebebim Semir Aslanyürek’tir, Ezel Akay değildir. Hatta Ezel Akay ilk yıllarda Türkiye’ye gelmemi hiç istemedi, çünkü beni tanımıyordu. Onunla tanışmamız, tesadüfen oldu, bir reklam çekiminden sonra iş arkadaşlığımız başladı.


Hayk Kirakosyan, Plato Meslek Yüksekokulu

5- Türkiye'de ve dünyada beğendiğiniz, çalışmalarını takip ettiğiniz görüntü yönetmenleri var mı?

Türkiye'den Florent Herry (Reha Erdem’le çalışıyor) ve Mehmet Aksın’ı (“Anlat İstanbul” filminin görüntü yönetmeni) beğeniyorum. İkisini de çok seviyorum. İkisi de farklı tarzı olan ve yetenekli yönetmenler. Beğendiğim görüntü yönetmenleri aynı zamanda benim iş arkadaşlarım. Ben onlardan bir şeyler öğreniyorum aynı şekilde onlar da benden bir şeyler öğreniyor. Bu böyle bir hayat. Herkes, her gün yeni bir gerçek buluyor ve yeni gerçeğin çok ilginç yansımalarını yaratıyor. O yüzden ben birbirimizden bir şeyler öğrenmeyi çok faydalı buluyorum. Bugün ben bir şey buluyorum, bunu paylaşıyorum ve izletiyorum. Başkası izlerken başka bir gerçek buluyor ve gidip başka bir şey yaratıyor. Bunu iyi buluyorum, çünkü bu bizim için eğitim oluyor. Sonuçta bunu izlerken bir başka gerçek buluyor. Onun bulduğu, gerçek oluyor benden çalmıyor. Maalesef birçok arkadaş çalıyor. Mesela “Nefes” filmi, bu film fikir olarak, çekim olarak, kare olarak tamamen hırsızlıktır. Bunu yapmak etik olarak mesleğe aykırıdır. Mesela biz “Citizen Kane” filmini izleyip, bundan etkilenerek bir film yapıyorsak çok iyi olur, ama bu filmi izleyip aynı kareleri kullanarak bir film yapıyorsak bu hırsızlık oluyor. Kareler aynı, oyuncunun ifadesi aynıysa o zaman sen yönetmen olarak ne yaptın? Film yaparken mutlaka etik sınırlar gözetilmelidir. Kimse görmüyor diye hırsızlık yapılmamalı. Etik, insan olabilmemiz için önemlidir. Eğer etik dünyada yaşamazsak insan olamayız.

Dünyada soruyorsanız çok fazla beğendiğim görüntü yönetmeni var. Özellikle Rus sanatı benim için çok önemli. Çok yetenekli yönetmenleri var. Çünkü benim temelim o kültüre dayanıyor.

6- Yönetmen ve görüntü yönetmeni arasındaki ilişkiden bahseder misiniz?

Görüntü yönetmeni, hem yönetmenle gerçeği yaratır hem de estetiği yapar. Benim işim yönetmenin dünyasını görselleştirmek, materyalize etmek. Çünkü yönetmen kendine bir dünya yaratıyor ve bu dünyaya inanıyor. Eğer sen de o dünyaya inanıyorsan onu görselleştiriyorsun. Her görüntü yönetmeni bu görselleştirmeyi kendi bilgisine, yeteneğine ve tecrübesine göre yapar. Emin olun bir yönetmen aynı filmi beş farklı görüntü yönetmeni ile çekerse beş farklı film ortaya çıkar. Bunun nedeni sadece görsel değil, asıl nedeni yönetmenle görsel yönetmen arasındaki diyaloglardır. Yönetmen anlatan, görüntü yönetmeni ise gösterendir. Işık, objektif, hareket var bunlarla o görseli yaratmak önemli. Mesela şimdi çektiğimiz “Atlıkarınca” filminin çok güçlü bir ambiyansı var. Filmin ilk yarım saati ne olduğunu anlamıyorsunuz. Filmde bir tedirginlik var, o tedirginlik tamamen görüntüden geliyor. Filmde olayı hissediyorsunuz. Bu ilişkide önemli olan bir filmi yaparken olayı hissetmek ve hissettirmektir.

7- Bir film yaratırken ayrı ayrı özelliklere sahip insanlara aynı kare ve mesajlarla ulaşabilmenin sırrı nedir?

Kendine inanmak, güvenmek ve profesyonel olmak. Profesyonel olmak ne demek, kısaca söylemek istiyorum. Amatör yetenekli olabilir ama nasıl yapacağını bilmez ve çevresini ikna edemez. Profesyonel neyi nasıl yapacağını bilir ve çevresini ikna eder.

8- Bir de eğitmen yanınız var, neden bir sinema okulunda ders verme ihtiyacı duyuyorsunuz?

Okumak için ders veriyorum. Ders verirken ben de öğreniyorum, sürekli kendimi yeniliyorum. Profesyonel sinemacılar için öğrencilerden yardımcı yaratıyorum, çünkü onların asistanlara ihtiyacı var. Ben de burada olduğum sürece onlar için genç ve bu hayat tarzını benimseyebilecek insanları asistan olarak seçiyorum. Tabi ki kolay olmuyor. Diyebilirim ki yüzlerce kişi içinden sadece bir-iki kişiyi seçebiliyorum.

9- Görüntü yönetmenliği yapmak isteyenlere önerileriniz nelerdir?

Gençlerdeki istek ve azim az. Bu yaşam tarzına ihtiyaç duyulması, benimsenmesi ve sevilmesi lazım. Örneğin ben iki-üç hafta çekim yapmazsam hasta oluyorum. Görüntü yönetmenliğinin bir gizi yok, isteyince kendisi oluyor zaten. Siz sadece çok isteyeceksiniz ve tabi ki iyi bir eğitiminiz olacak.


Hayk Kirakosyan, Plato Meslek Yüksekokulu

10- Mesleğinize Türkiye'de yeterince değer verildiğini düşünüyor musunuz?

Hayır. Aslında bu sorun sadece Türkiye'nin değil birçok ülkenin sorunu. Bence bu mesleğe değer verilmemesinin nedeni, görsel kültürün ve görsel sanatların zayıf olması.

11- Peki gençler olarak bizlere önermek istediğiniz bir şeyler var mı?

• İnternetten değil, kitap açarak araştırma yapın.
• Kendinizi çok iyi tanıyın.
• Bol bol film izleyin.
• Film çekerseniz dürüst olun. Dürüst olmaz ve filmi sahiplenmezseniz kimse beğenmez. Bu nedenle kaygınız insanların filminizi beğenmesi veya gişe yapması değil, filminizin dürüst olması olsun.





Gülşen Tombak-Oğuz Kuş
Loiez Deniel ile söyleşi yapmaya karar vermemizdeki sebeplerden önemli bir tanesi kültürlerarası iletişimde sıkça rastladığımız kültürün algı ve bakış açısını değiştirmesi konusunu sanat alanında irdelemeye çalışmamızdı. Ayrıca kamusal alanın sanat üretimi için kullanımında farklı bir ülkede yaşayan kişi bir otokontrole sahip mi basit bir şekilde bunu anlamak istedik. Günümüzde de sanat tartışmalarına sıkça konu olan ticari sanat ve sanat için sanat konusu hakkında yeni bir şeyler duyma isteği de bizi Loiez ile söyleşi yapmaya ayrıca itiyordu. Ülkemize dışarıdan sanatçı bir gözün baktığı da bir diğer konu pek tabii. Sonuç olarak sanat konusunda yeni bakış açıları, kültür-iletişim-çevre üçgeninin insanların yaşantısını ne şekilde etkilediği hakkında farklı deneyimlerle dolu farklı bir yaşantıdan kendimize fayda sağladık.
Traces of İstanbul’da çekilen fotoğraflarınızın bir kısmında başı örtülü kadınlar bulunmakta bunu Türkiye’nin silüeti olarak mı yoksa bir parçası olarak mı görüyorsunuz?
Fotoğrafta bulunanlar Türkiye’nin sadece bir parçası genel olarak böyle olduğunu düşünmüyorum. Türkiye bakış açısı, politik görüş ve birçok konu hakkında çok komplike bir toplumsal yapıya sahip. Dansöz fotoğrafı da çektim. Tümevarım gibi düşünülebilir farklı toplumsal parçalar gösterilip birleştirilmeye çalışılıyor.
Yabancı biri olarak İstanbul’a geliyorsun ve fotoğraf çekiyorsun senin ilgini çeken ögelerden bahseder misin?
Dün bir fotoğraf çektim. Çektiğim fotoğraflar arasından seçilebilecek bir fotoğraftı. Taksim’de protesto yapan kişilerin arkasında bekleyen kadın çevik kuvvet polisi çok dikkat çekiciydi. Güzel bir yüzü olmasına karşın üzerindeki plastik koruyucularla çok sert bir ifadeye sahipti. Bu iki durumun yan yana gelmesi bu fotoğrafı benim için dikkat çekici hale getiriyor. Fransa’da kadın çevik kuvvet polisi yok.
Fotoğrafçı olarak kendini nasıl tanımlıyorsun?
Ben fotomuhabir değilim. Kendimi sanatçı olarak görüyorum. Benim gözlerim sanat aracım. Varolan olayları belgelemeye çalışan bir fotoğrafçıyım. Ayrıca 20 yıldır şiir yazıyorum. Hayatın içinden olan olayları hissediyorum ve iyi bir duygusal dolum sağladıktan sonra bunu gözlerimle, fotoğraf çekerek aktarıyorum.
Ticari fotoğraf ve sanat için çekilen fotoğraf ayrımının neresinde bulunuyorsunuz?
Sanat benim için gerekliliktir ve bunu yapamazsam ölürüm. Aynı zamanda karnımı doyurmalıyım, yaşamalıyım. Fakat ben ticari bir iş yaptığımda asla sanatçı değilim. O an sadece bir işçiyim. Benim ticari olarak videolar ve logolar yapıyorum. Sanatımda ise fotoğraf, yazı ve video birbirini tamamlayan bir üçlüdür.
Tüketim toplumuna sanatçı olarak nasıl bakıyorsun, sanatçının görevi nedir?
Sanatçı savaşçıdır, direnir. Televizyon, dükkânlar bunların hiçbiri gerçek dünya değil. Gerçek dünya bambaşka. Gerçek hayata bakmak gerekirse günümüzde Avrupa kötü zamanlarını yaşamakta, faşizme doğru ilerlemekte, otorite yükselirken özgürlük aşağı doğru düşmektedir ve sanatçı buna sanatı ile dur demelidir. Sarkozy Fransa’da başkan seçildiğinde bir video çektim. Oy kartımı çakmakla yaktım. İnternette insanlar tepkiler gönderdi “Neden yaktın?”, “Manyak mısın?” gibi… Sarkozy bence iyi değildi, ben buna inanıyordum ve ben bu oyunun parçası olmak istemediğim için oy kartımı yaktım.
The Latest Game
http://loiez.blip.tv/file/220886?filename=Loiez-LatestGame693.mov
Neden fotoğrafçısın, fotoğraf makinen olmasaydı kendini ne ile ifade ederdin?
O benim hikayem. 25 yıldır ajansta çalışıyorum, dergiler için çalışıyorum. Reklam fotoğrafçılığı bir yalan, sadece kızlar var. Ama reklam fotoğrafçılığı dışında bir sanatçıyken hissettiğim duygular var. Kameram olmasaydı da yazarak ifade ederdim aynı düşünceyi. Fotoğraf makinem olmasaydı da zamana, duruma göre değişirdi, ne yapacağım belli olmazdı, bilmiyorum.
Farklı bir ülkede doğmuş olman seni nasıl etkiledi?
Britanya’da doğdum ve bu farklı bir kültür. İnsanı zenginleştiriyor. Şuanda Fransa’nın göbeğinde yaşıyorum.
Sanatçı olarak problemin nedir, bu problemi kendine mi saklıyorsun yoksa toplumsallaşmasını mı istiyorsun?
Ülkeme baktığımda çok iyi şeyler görmüyorum. Sarkozy Çingeneleri ülkeden kovdu. Ama Çingenelerin orada olması benim için problem değildi. Ancak birçok kişi gitmelerini istiyordu. Problemin de toplumsallaşmasını istiyorum. Sosyal medya ve internette fotoğraflarımı olabildiğince göstermek istiyorum.
Şu an Fransa’da ne yapıyorsun?
Bir iletişim ajansında yarı zamanlı bir işe sahibim.
Sokakta sanat yapmak mı yoksa salonda sanat yapmak mı daha çekici?
Fransa’da videoların gösterildiği bir festival var. En eski festivallerden biri. Enstalâsyonlar ve videolar yapılıyor. Bu sokakta yapılan bir festival görüntüler binalara projeksiyon ile yansıtılarak gösteriliyor. Sokak daha çekici geliyor.
Herhangi bir iş yaparken hiç hükümetten çekindin mi?
Hayır. Fakat şöyle bir durum var mesela bahsettiğim bu festival için devlet bize ödenek çıkardı ve bu festival yapıldı. Ancak hükümetin hoşuna gitmeyen bir durum olduğunda para vermiyorlar ve sonuç olarak gerçekleştirilemiyor. Kapitalizmde her şeye para var, tüketime para var ancak sanat için bu para çok sınırlı.
AB ilerlemesinde Türkiye için ne düşünüyorsun?
İlk olarak bundan 20 yıl önce İzmir’e geldim. Bağlama aldım ve bunu çalmayı öğrendim. Fransa’da ise Türkler’in İslami bir bakış açısıyla yönetildiğini ve Arap olduğunu düşünüyor herkes. Trenle Van’a kadar gittim İstanbul Ankara arası tam Avrupalı bir yaşayış biçimine sahipken Ankara’dan sonra insanların çehresi değişiyor. İspanya, Portekiz ve Yunanistan’daki sorunlardan sonra bence AB zaten bitti. Türkiye’ye bakıldığında katmanları görebiliyoruz. İstanbul çok büyük bir devinime sahip olsa da Türkiye İstanbul’dan ibaret değil. Fransa’daki Türk gruplar içerisinde bir araştırma yapıyordum. Fotoğraf, röportaj vb. düğün ve nişanlarda. Çalışırken şunu gördüm, çok dinciler, kapalılar, muhafazakarlar ve entegrasyona karşı direniyorlar. Mesela 5 yıldır beraber çalıştığım Adanalı bir asistanım var. Çok iyi bir iş arkadaşı olmasına rağmen beni evine davet etmedi ve şuana kadar eşi ve çocuğuyla tanıştırmadı. Bu kapalılıktan kaynaklanıyor.
The Belly Dancer
http://loiez.blip.tv/file/3659931?filename=Loiez-TheBellyDancer360.mov
Turkish Wedding in France
http://www.flickr.com/photos/loiez/4254154750/in/set-72157623159437344/

DENİZ YALÇIN-NÜVİD NEJADAMİN Röportajı
Can Kozanoğlu
1.NTV’DE Kİ GÖREV TANIMI ÖNCELİKLE ANLATIR MISINIZ?

NTV de 9 buçuk yıldır çalışıyorum. Epey bir şey yaptım şuanda tam unvanıyla NTV Yayın danışmanlığı gibi bir şey yapıyorum bir türlü haber yönetici danışmanlığı gibi ama ben haber merkezinin program bölümünün program içeriği ile ilgili toplantılara katılıyorum, tavsiyelerde bulunuyorum, işte danışmaya geliyorlar vs.
Bir sürü şey yaptım. Bundan önce NTV program müdürüydüm. Ondan önce haber merkezinde yöneticilik yapıyordum. Ekranda birçok işler yaptım. Açıkçası epey bir iş yaptım. Bu iş 17.işim. Sektörde 29.yılım 2011 ile önümüzdeki yıla 30.yılım olsak.18 yaşından beri bu işi yapıyorum.


2.İLETİŞİM SEKTÖRÜNE İLK HANGİ GÖREVLE BAŞLADINIZ?

İletişim sektöründe ilk muhabir olarak başladım.1981 yalında 18 yaşımda iken o zaman uzan ailesi sesli hayat dergisini almıştı.60’lı 70’li yılların meşhur magazin dergileriydi. Bir tesadüf eseri izliyorum. Gazetesi almayı filan planlıyorum ama bu kadar yakın olacağını bilmiyorum düşünmüyorum aslında.

Liseyi bitirdim işte, tesadüfen muhabir olarak başladım. İşte böle bir 81’den 90’lıların ortalarına kadar yazılı basında çalıştım. Çok kısa sürede işte bulundum. Söylediğim gibi 3 ay orası burası sonra televizyona geçtim. TRT’ de çalıştım. CNN’ de çalıştım.9 yılı aşkın süreç buradayım. Seneye buradaki 10.yılım olacak. Meslekteki 30.yılım olacak


3.BOGAZ İÇİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ MEZUNUSUNUZ. AMA NEDEN MEDYA SEKTÖRÜ?


Aslında medyada çalışmak sosyolojiden önce geldi dediğim gibi liseyi bitirdim hemen başladım ve o zamanlar sosyolog olacağımızda bilmiyordum. Önceden boğaz içi idari diye gidiyordunuz sosyoloji olarak değil ama şimdi işletme ekonomi psikoloji 2.sınıftan sonra kendimiz seçiyoruz. Benim medyada çalışmam sosyolojiyi takip edip etmememden baya önce oldu. Ve bide siyasal bölüm’ü de okudum ve okulu bitirmemde baya bir zaman oldu. Yani bir sosyoloji olarakta değil de medyada çalışan sosyolog oldum. Yani medya tercih etme filan değil. Sosyolojiyi bitirdikten sonra epey sürdüğü için üniversite meslekte baya kıvamlanmıştım artık. Sosyolojiyi bitirdikten sonra insanlar beni sosyolog olarak bildiği zaman bazı yazılarımla ben o daha o zaman okulu bitirmemiştim. İşte Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordum. Okulu bitirmeye tek dersim kalmıştı. Bedelli askerlik geldi üniversite mezunlarına bende heyecanla bitirdim gittim ama aslında üniversite mezunu olmakta gerekmiyormuş o döneme bedelli gittim ama rahattım.

Genel bir baktığımda sosyolog ne iş yapar. Yapabileceğiniz bir iş yok, bir meslek dedim. Bir unvan, daha insanlar sosyolojinin ne olduğunu yeni anlıyor. Taksime gittiğimde o zamanlar adam soruyor: hangi bölüm? Sosyoloji. Hani ne dediğin zaman zorlanıyorsun anlatmaya. Zaten doğrudan sosyolog olarak çalışmak diye bir tercih yoktu. Çok düşünmedim gazetecilikten başka ne yapabilirim diye zaten yaş 40 ‘a gelmişti. Yepyeni bir işe girsem o cesareti, o yeniliği, bulmam. Şimdi yaş 50 ye yaklaşacak nerdeyse bu saatten sonra zor yani. Sektörün gidişatıda kötü.

4.ETRAFIMDAKİ İNSANLARDAN DA HEP GÖRÜYODUM DUYUYODUM. SENELERDİR ÇALIŞTIGINIZ İÇİN ARTIK SIKILMIŞ OLABİLİRMİSİNZ ÇALIŞMAKTAN?


Ben sektörden sıkıldım ne işle uğraşıcam, uğraşıyım? Ben 81’de başladım 12 Eylül dönemi onu bile gazeteci olarak yaşamam olmam ve uzun bir dönem bu işle uğraşıyor olmam inkâr etmeyim ama iyi paralar kazandım sadece ben tutmadım. Yani 30.yıla sıfır birimle girmek. Bide bir dönem primlerimin yanlış hesaba yatması. Bide ben işimi hallettiğim zaman karşı taraftakinin emekli maaşı düşecek böle tahlissiz şeylerle de karşılaştım.


5.OKUDUGUNUZ BÖLÜMÜN SİZE DEZAVATAJI YÂDA AVANTAJLARI NE OLDU?


2 yönü var:

1.Gerçekten bazı iletişim sektöründe olayları daha fazla kavraman, genel bir toplumsal olayları anlayabilme oturmuş olması, öle bir eşitimden geçmen faydalı.

2.Sosyoloji, popüler, kültürel birazda işte suç türleri arasında ayrım yapabilmek aslında sokaktaki insan bilmediği için bu daz avantaj. Karşındaki insan senden bilgiyi tekrarlamanı istiyor, sende adam böle şöyle yapmıştır diyorsun ama aslında olayın öle olmadığını biliyorsun ama önce çevrendeki insanlara böle anlatman gerektiğini görüyorsun. Aslında insanların kronik bir yapısı var. İşte çizgi film izlersen şiddet yaparsın, sadece fakirler hırsızlık yapar, zenginler şöyle yaşar, bilgisayar onu sana şöyle kötülük yapar. İşte kafadaki bu soruları izleyiciye anlatman lazım, anlatamadığın zamanda mutsuz ve kötü oluyorsun. Anladığın zamanda çok fazla emek oluyor ama karşılığı olmuyor, yükü var bu işin aslında ama olaya yüzeysel bakmak avantaj işte.



6.ŞİMDİ YAYIN DANIŞMANISINIZ. YAYINLARI BELİRLERKEN NE GİBİ İLKELERİNİZ YANİ KRİTALLERİNİZ VAR?

Benim ilkelerim mi kurumun mu?

SİZİN SONUÇTA SİZ BİRŞEYLER KATIYORSUNUZ KURUMA

Yani zaten kalıcı olduğunuz yer sizin kafanızın estiği yerdir. Bu 17.işim, yıllar boyu 3ay orda 6ay burada 1sene orda çalıştım yani hiç kalıcı değildim. Ama 9 yıldır buradayım. Tabiî ki bazı sorunlarımızda oldu ama bu sektörde benim ilkelerime uyabilecek en az ters düşebilecek yer burasıymış ki kalabilmişim. Mesela yalan haber vermemek, böle bir ilke yoktur. NTV de yalan haber olmaz. Yalan haber vermek illa dürüst haber yaptığımız alanına gelmiyor. Verdiği haberler içerisinde yalan olmaması programlarında askeri düzeyi korumaya çalışması, tartışma programlarında acaba karşı izleyiciye ne gibi tepki yaratır.2.Türkiye’nin yaşadığı dönemde kurumların patronu bile belirleyici var. Yukardan gelen kurumlarında onun altında çoğu zaman ezilebiliyorlar. Özellikle 2 – 3 yılda böle bir sorun yaşanabiliyor. Çalışma ortamında ilkelerin olması lazım. İş yerindeki ortamın düzenli, davranışlar arasındaki önemli yerlerden biride NTV.


7.BİR PROGRAMIN SİZİN İÇİN İLLA İZLENEBİLMESİ OLMASIMI YOKSA TATMİN OLMASIMI GEREKİYOR?


Bireysel olarak soruyorsanız yani, bir dönemde yaşıyorsanız, kendinizi ne kadar dışarıda tutuyorsanız bile etkileniyorsunuz. Popüler kültür dediğimiz şeyin bir kavram olarak görmüyoruz. Yani genel çok olumlu olumsuz tepeden baktığınız bir şey olarak yaklaşıyoruz ve kendimizi onun çok dışında görebiliyoruz. Yani bir toplum o çağı yaşıyorsa sizde o Çağın içindesiniz, ne kadar kendinizi soyutlamaya çalışırsanız çalışın mutlaka onun bir parçası olursunuz. Her dönemin bir dili vardır. O dilin bütün unsurlarını kullanmazsınız. 3 – 5 kelimesini kullanırsınız. Sonuçta kendinizi popüler kültürelden soyutlamanız mümkün değildir.




8.5 TANE KİTAPLARINIZ VAR GALİBA? BU KİTAPLAR ARASINDA EN TATMİN OLDUGUNUZ EN İYİ OLAN KİTAP?


Hepsinin yerinin ayrı olgunu düşünüyorum.Bazılarını ilk yazdığım kadarıyla sevmiyorum.Onlardan biride futbol ,hayat boyu herkesin bende futbol konuşması istemesi fazla iyi olmadı.2.kitap tarzımı titrettiği kitaptır.Yeni kitap bastırmadan eski kitapları bastırmamaya söz verdim.İlk kitap olmasından dolayı önemsiyorum.Ondan sonra çıkan imaj devri en çok satan kitaptı,dönemine göreydi..Ondan sonra ki kitabım o dönemde bazı önemsenmeyen konuları ele almıştım.Yeni şehir kitabımda dünyadaki genel kültür yani orta sınıf hakkında.




9.BİZİM GİBİ ÖGRENCİLERE TAVSİYELERİNİZ NELERDİR?


Sektöre girdikten 5 yıl sonra arkasına baksınlar yani ben yapamam diyişte nasıl yaptıklarını.20 yıl içinde pişman olduğunda da artık geri dönüşü olmaz.3–4 yıl içerisinde de oturup düşüneceksin. Uzmanlık alanında eğitim almak daha sonra bu sektörün eğitimini almak lazım.







Derya Örgün-Kübra Şenocak Röportajı
UĞUR DEMİRPEHLİVAN

HAKKINDA BİLGİ:
Doğum tarihi: 1963
Mesleği: Oyuncu/eğitmen
Oynadığı Dizi ve Filmler :
Üvey Aile--> 2008--> Azize Karabaş
Baba Ocağı--> 2008--> Dürdane
Dağlar Delisi--> 2007
Son Osmanlı Yandım Ali--> 2006--> Maria
Köprü --> 2006 --> Naciye
Paşa Baba Konağı --> 2004
Karanlıkta Koşanlar -->2001
Röportaj Konusu: İletişim



Sizce iletişim nedir?
Bana göre iletişim; iletmek istediklerini karşındakine en doğru bir şekilde kırıcı olmadan, estetik bir şekilde iletmektir. İletişim bir mektup göndermek bir mail atmak gibidir. Onunda bu iletiye karşılık vererek doğru bir rotada birleşebilmektir. Yani duyguların düşüncelerini belirtip ondanda karşılık almaktır. İlişki kurmaktır. Ama ülkede iletişim yok. Kimse iletişemiyor.
İletişim kurarken en çok önem verdiğiniz şey / gösterge nedir?
Benim için samimiyet ve empatidir.
İletişim noktasında her anlamda donanımlı olduğunuzu düşününce, bunu hangi alanda kullanmayı tercih ettiniz? Bu yaşamınıza ne kattı?
İletişim becerilerini kullanabilmek için empati kurabilmek çok önemlidir. Empati kurabilmek için hikâye bilmek, tarihleri algılamak, tarif edebilmek bunların hepsi giriyor. İletişim deyince beden dili giriyor. Bedeni harekete geçiren duygu dünyası giriyor. Bu nedenle duyguların doyurulması gerekir. Estetik girer. Benim bu konuda sosyal becerim var. Ben hemen hemen herkesle samimi ve sevgiyle bir iletişim kurmaya çalışırım. Ayrıca çok hikâyeyle karşılaştığım için bazı şeyleri hemen algılayarak daha çabuk iletişime geçebiliyorum.
İletişimi para kazanmak için de kullanıyorum. Sahnede kullanıyorum. Beden dilimi kullanabilmek, duygu dünyamı düzenlemek, hayal gücümü harekete geçirebilmek bunların hepsi bana artı değer katıyor. Bende bunları insanlara sunuyorum. Bu artı değerlerimi istersem sahnede, istersem derste, istersem de günlük hayatımda artı değer olarak kullanıyorum
Tek bir kelime olsaydı -iletişim yerine kullanabileceğiniz- ne olurdu?
Nefes almak. Olmazsa yaşayamam. Sadece insanlarla değil yaprakla, kitapla her şeyle iletişime geçerim. Küçücük bir tava gördüm ve aldım. Onunla hiçbir şey yapmıyorum. Sadece onu seviyorum küçücük diye. Çok güzel, çünkü.
İnsanın yaşamış olduğu zorlukların kendi iletişimine etkisi sizce ne olur? Olumlu ya da olumsuz.
Ben kendimden örnek vereyim ben evlatlık olarak büyüdüm. Ailemden kan bağı olan hiç kimse yok. Kan bağım olan sadece kızım var. Ve çok zorlu bir hayat geçirdim. Mutsuz olmak, yalnız olmak, sıkıntılar bunlar acı tramvalar… Ama şimdi o kadar çok seviniyorum ki bende bu olumlu bir şey oldu. Oyuncu olarak hikâyeler oldu benim için, zenginlik gibi geliyor bana. Çevremde ne kadar çok hikâye varsa bunu ben daha önce yaşadım diyorum. Yani olumlu düşünüyorum. İnsan oğlu yaşayarak öğrenmiyor mu ?
Bende şöyle bir düşünce var: sabah uyandığımda diyorum ki bu kadar şey yaşayıp ölmediysem şimdi niye öleyim. Niye zamanımı öldüreyim. Yani küçükken o zorlukta ölmediysem şimdi hiç ölmem.
Bu nedenle bana olumlu geliyor. İyi hikayede kötü hikayede insana artı değer katıyor. Ama aşabilirsen tabi.
Kendini sevmekle ilgili bir şey bu. Sokrat’ı bilirsiniz kendini tanı der.”Sorgulanmamış hayat hayat değildir ”der. Kendine sorular sor diyor. Bende soruyorum işte. Kendimle uğraşıyorum.
Kendimizi tanımak zorundayız. Her gün yeni bir şey yaşıyoruz ve zemin değişiyor.
Dün ben sizi tanımıyordum, bunları konuşmamıştım. Şimdi ben bunları konuştum bu akşam başka bir şekildeyim başka bir bilgim var. Başka türlü bakacağım olaylara. Şu anda gittiğimde televizyonda ya da bir yerde iletişimle ilgili bir şey konuşulunca hemen aklıma bu konuşmalarımız gelecek. Bu benim için artı bir değerdir.
Belirli bir kitap ya da yazar var mı sevdiğiniz?
Mesela yazar olarak aklıma geldikçe Shakspeare severim. Türk yazarlardan Nazım Hikmet, Atilla İlhan, Sait Faik Abasıyanık, Elif Şafak.
Tüm hikâyeleri seviyorum ama mesela idolüm, hayatımın erkeği her anlamda Da Vinci tapıyorum adama.
Nedeni var mı?
Var. Da Vinci dünyada 2 lobunu kullanabiliyor. Hem duygusal hem bilişsel zekâsını aynı anda kullanabilen iki kişiden biridir. Biri de Einstein. Keşke onun yanında yaşayan biri olsaydım. Hizmetçisi olsaydım, çöpünü toplasaydım, diyorum içimden. İnanılmaz aşçı aynı zamanda.
Ben idealist hocaların sürüldüğü bir yerde büyüdüm. O zaman siyasal olaylar vardı. Bilgili idealist insanları sürüyorlardı oraya. Ama o kadar idealistlerdi ki mesela ben çok küçük yaşta Da Vinci’yle tanıştım.
Öğretmenimiz anlatırdı. Mesela adam daha iyi yemek yapabilmek için kendine mutfak aletleri tasarlıyormuş.
Bende deli gibi yemek yaparım. Boşnak’ım zaten. Boşnaklar çok sever yemeği. Hep insan kendini bir şekilde ifade etmek ister ya. Bende becerilerimi kullanmaya 8 yaşında başladım. Evlatlıksın artı bir değerin olması lazım ki seni beğensinler, alkışlasınlar. Hepimiz sevilmek isteriz.
Aileniz sizi sevmiyor muydu?
Hayır seviyorlardı. Ama şöyle düşünüyorsun. Çok iyi bir aile, bana çok iyi baktılar, çok sevdiler, hatta şu anda 3 tane çocukları var. Benim dışımda 2 tane. Hep beni daha çok sevdiklerini söylerler. Ama şöyle oluyorsun ben bunların çocuğu değilim. Buna rağmen beni seviyorlar. Bende bunu daha da sağlam hale getiriyorum.
İnsanın bir yere bağlı olma isteği tabi ki hep var. Ve çabada bunun için.
Çocukları varken mi sizi aldılar?
Diğer çocuklar beni aldıktan sonra olmuş. Şöyle oldu ama beni hiç itmediler, kakmadılar, dövmediler. Ama bende çok şahane bir çocuktum. Ben annem kızdığı zaman dermişim ki :” Sen annesin kızabilirsin, özür dilerim.”diyormuşum. Annem anlatıyor. Öyle bir çocuk var mı şimdi benim kızıma günaydın diyorum ne var be diye cevap veriyor.
Oyunculuk açısından ele alınca iletişim size ne ifade ediyor?
Oyunculukta iletişim becerisinin artısı olur ki iletişimsiz insan olmaz bence, hatta canlı olmaz hayvan da olmaz. Onların da bir iletişim şekli var. Benim bir köpeğim var kızım ve kocamla anlaştığımdan daha iyi anlaşıyorum onunla. Yani bütün canlılar birbiriyle bir iletişimde bulunmadan olmaz.
Sosyal bir varlık olan insan tek başına bir şey ifade etmiyor. İlişki kurmak durumundayız. Oyunculukta insanın tüm alanlarında bir hayali bir hikâyeyi boyutlandırıp ayağa kaldırmaktır.
Sesini ne kadar iyi kullanırsa kaderini ne kadar iyi kullanırsa ki bunları iletişim becerisiyle yapar. Bu da hem insana hem de oyunculuğa artı bir değerdir. İletişimin içinde, göbeğinde.
İletişimde en önemli iki şey benim için empati ve samimiyet. Ki bunu ben almışsam oyunculukta şahane kullanırım.
İzleyicilerin oyuncuları örnek alarak onlar gibi davranmalarının nedeni ne olabilir*Dünyada da bu kadar çok oyuncular örnek alınıyor mudur?
Çünkü o biraz idealize edilmiştir onun kötü halini bilemezsin. Kendinde olmayan bir pırıltı vardır, hayran olmuştur, beğenmiştir. Bu nedenle onun gibi giyinmek onun gibi olmak ister. İdol seçer kendine, onun için öyle giyinir.
Baba Ocağındaki karakterinizin sizce çok sevilme nedeni nedir? İzleyiciler bu karakterle nasıl bir bağ kurmuştur?
Mesela beni orda neden çok beğendiler, aldığım eleştirilerden biri şuydu.
Bir taksi şoförü bana dedi ki: “sen bizim oralardansın, abla da senin kocan ne büyük oyuncu ne güzel oynuyor.” Ben oyuncu değilmişim gibi söyledi. Bu daha büyük bir iltifat. Beni Muğla’dan bulunmuş gerçekten öyle bir kadın zannediyor.
Oyunculuk alanında eğitim veriyorsunuz, öğrencilerinizle nasıl bir iletişim kuruyorsunuz. Oyuncunuza izleyiciyle iletişime geçme konusunda nasıl önerilerde bulunursunuz?
Oyunculuk öğretilebilen bir şey değil, yeteneği olması lazım. Onun eksikliklerini saptamasına ve bunu yaparken de haz almasına çalışıyorum. Ben oyunculuk öğretmeniyim. Oyunculuk yapmak isteyen insanı yönlendirebilirim. Şöyle yaparsan bu olur. Tınılarına önem ver vs. gibi şeyleri söylerim.
İzleyicilerin dizilerden rol modeli almalarının sakıncaları var mıdır?
Çok derin bir mesele, izleyen insanın eğitimli olup olmamasına, zaaflarının olmasıyla yani aklı başında biraz kendinden memnun ve gelişmekte olan insan saçma sapan bir şeyin doğru ve yanlışını bilir. Onu kendine örnek almaz.
Zaafları olan insan yapar bunu. Ama iyi bir idolünde arkasından gidebilir sakıncası yoktur. İzleyici inansın, sevsin ama mesela “Memati”yi dövmüşler. Yani bu kadar kaptırmak da iyi değil. Mesela Muhteşem Yüzyıl belgesel değil bir kurgu.
İzleyicilerin düşünceleri dizilerle istenilen yönde değiştirilebilir mi? Bu siyasi düşünceleri değiştirmede de yapılabilir mi?
Yok. Hayır dizi şovdur bence, bana göre eğitim aracı değildir. Ben öyle düşünüyorum. Bir şov, bir satış, bir hız, bir savaş var yani onun arasından nasıl eğiteceksin. Birebir eğitim olsa seminer olur.
Eski Türk filmlerinin samimiyeti ekrana yansıyordu ki hala zevkle izliyoruz. Fakat şu andaki filmlerde onu pek göremiyoruz. Bunun iletişimle bir bağlantısı var mı sizce?
Bu kadar çok sunuş yoktu bir kanalda birçok şey var şimdi. Olanı, olmayanı; uyanı uymayanı bir araya topluyorlar. O filmler samimi ve sıcaktılar tıpkı iletişim tarifim gibi.























Arif Konak Röportajı

AHMET AKIN (REKLAMCILIK VAKFI BAŞKANI VE LEO BURNETT REKLAM AJANSI CEO’SU)
1. SORU: Öncelikle kısa bir özgeçmişinizden bahsedermisiniz.
AHMET AKIN: Alman lisesi mezunuyum. Boğaziçi işletme bölümünde okudum. Tev bursu ile Amerika’da ‘’mba’’ yaptım. Dönüp askerliğimi yaptıktan sonra Beymende çalıştım. Beymenden sonra Güzel Sanatlarada çalışmaya başladım. Daha sonrasında çeşitli ajanslarda başkan yardımcılığı yaptım ve son olarak 1,5 yıldır. Leo Burnett’in ceo’luğunu yapıyorum ve aynı zamanda ‘’Reklamcılık Vakfı’’ başkanlığını yürütüyorum.
2. SORU:İyi bir reklamcı olmak için nelere dikkat etmeliyiz ve bunun önkoşulu nedir.
AHMET AKIN: Birçok kesimden insan aslında kendileri için en uygun mesleğin reklamcılık olduğunu bir noktadan sonra keşfadebiliyorlar. Bu insanlarda gözlenen en önemli özellik farklı bakma merakı ve yeteneğidir. Tek ve alışılagelmiş yoldan yürümemek, her duruma ve her soruna farklı bir açıdan bakabilme eğilimi gerektiriyor. Bu reklamcıların en önemli özelliğidir. Bunun dışında toplumu, bireyleri, toplum içindeki değişik toplullukları anlama ve analiz etme özelliği olmassa olmaz özelliğidir. Çok doğru gözlemlemek ve insanlara neyin dokunacağını ve neyin dokunmayacağını analiz etme becerisine sahip olmalıdır. İyi bir reklamcı aslında iyi bir toplum gözlemcidir diyebiliriz. Ve aynı zamanda iyi bir reklamcının çok geniş bakabilme ve plancı olabilme özelliği taşıması gerekir.
3. SORU: Reklamcının işe girerken nelere dikkat etmesi gerekiyor ve siz hangi kriterlere göre reklamcı seçiyorsunuz?
AHMET AKIN: Reklam şirketleri dışarıdan çok eğlenceli ve ilgi çekmesine rağmen içine girdiğinizde aslında çetrefilli aslında mücadele gerektiren bir iş koludur.
Rekalmcılığı istiyorum diyen bir kişinin bu ortamı keşfedince mutlu olamayacağı tarafları da olduğunu bilmesi gerekir. O yüzden staj tecrübesine çok dikkat ediyoruz. Hem ajansta pişip hem de bu ortamı bilmesi açısından. Öncelikle bir reklam ajansı için uygunmu değil mi? Bunu anlamsı ve eğer uygunsa hangi bölünde daha yaralı olur bunu bilmesi gerekiyor. Biz stajyer de alıyoruz. Belli bir kontenjanımız var. Reklamcılık vakfında da oluşturduğumuz havuzdan da stajyer alıyoruz ve eğitiyoruz. Stajerlere sadece fotokopi çektirtmiyoruz. Onları da toplantılara sokuyoruz ve bir çalışan kadar iyi şekilde eğitiyoruz. Çünkü bugünün başarılı stajerleri geleceğin parlak reklamcıları olarak görüyoruz. O yüzden stajı işe alımda önemsiyoruz ve arkadaşlarda bunu önemsemeli ve ciddiye almalılar.
4. SORU: Genç nesil için reklam piyasasındaki dezavantajlar nelerdir. Genç neslin bu konuda ne yapmaları gerekir.
AHMET AKIN: Reklam ajanslarının sayısı ve ölçeği büyüyor fakat iletişim fakültelerindem mezun olan arkadaşlarımızın sayısı daha fazla artmaktadır. Yani ajans sayısından ve kapasitesinden fazla mezun sayısı var. Dolayısıyla mezun olacak bütün reklamcıları işe alacak kadar iş alımı yok. Bence reklamcılığı hayal eden mezunlar için önlerindeki en büyük engel. Belki çok iyi yetenek oldukları halde hakettikleri yerlere gelemiyorlar bu da en önemli dezavantajdır. Ama bu sadece reklamcılariçin değil herkes için geçerli bir durum. Bunun için yeni alanlarda uzmanlaşmaları gerekir. Belli bir yaştan sonra geleneksel rekalmcılık yapanlar, dijitale geçmekten çekinirler. Fakat gençler zaten dijital içinde yetiştiler. Onlar bunu öğrenirlerse önümüzdeki dönemin başarılı reklamcıları olmaları için önlerinde hiçbir engel kalmaz. Bir taraftan zorluklar varken, diğer bir taraftan da reklamcılığın dinamiklerinin değişmesi ile önemli fırsatlarda var. Genç nesi bunu iyi değerlendirmelidir.
5. SORU: 2010 yılı reklam sektöründe nasıl geçti ve 2011 yılı için beklentileriniz nelerdir.
AHMET ARIKAN: 2010 yılı reklam sektörü açısından hareketli geçti. Markaların piyasayı hareketlendirmesi bunda en önemli etki sahibidir. Genelde iyi bir sezon geçti diyebilirim. 2011 yılının iyi geçmesini diliyoruz. Ama dünyadaki krizin, evrensel krizin komşu ülkemizde Yunanistan’da patlak vermesi 2010 yılı kadar iyi bir sezonun geçmeyeceğini gösteriyor. 2010 yılında gördüğümüz büyümeyi 2011 yılında göremeyebiliriz. Dikkatli olunması gerekekn bir yıl. Ama büyüme hedefinden vazgeçilmeden işlerin devam etmesi gerekiyor.
6. SORU: Reklam bölümü öğrencileri için verebileceğiniz en kritik mesajlar ve öğütler nelerdir.
AHMET AKIN: Öncelikle sabırlı olmalarıgerekmektedir. Gençlerle görüştüğümde sabırsız olmaları dikkatimi çekiyor. Oysa bir ajansata iyi bir yere gelmek sabırlı bir süreç istiyor. İyi bir ajansa girseniz bile ilk alacağınız iş size ters gelebilir. Ama her işe önemseyerek ve sabırla yapmak işin en altın kuralıdır. Çünkü ileri yıllarda reklam çok tatmin edici bir hal alacaktır. Ama girmesi zor, başlamsı zor, çıraklığı zor bugünden yarına usta olunamayacağını belki diğer reklamcılardan dinlemeleri ve öğrenmeleri gerekiyor. Bir de merak etmekten vazgeçmemeleri gerekiyor. Herşeyi, olduğu gibi görmemek ve onun arkasındaki sır perdesini aralaması gerekiyor. İnsanların iç görülerini çözmek. Çok önemlidir. Dışardan bakabilmek bu işin konpedanıdır. Dışardan bir gözle toplumun içini açmak ve nabzını tutmak çok önemlidir. İyi bir reklamcı iyi bir sosyolog, iyi bir piskolog, iyi bir ekonomist, iyi bir anlamda antropolog, iyi bir anlamda komedyen olamalıdır. Tüm bu farklı becerileri kendinde barındıyor olması gerekir. Çok heycanlı ama diğer taraftanda meraklı olması gerekir.
7. SORU: Başkanı olduğunuz Reklamcılık Vakfı neden fazla duyulmuş değil. Reklamcılar derneği kadar etkilimi? Reklamcılık Vakfı ne iş yapar?
AHMET ARIKAN: Reklamcılık vakfı 2. Planda atılmış gibi değildir. Biz reklamcılar derneği ile aynı binada yer alıyoruz ve ortaklaşa hareket ediyoruz. Reklamcılar derneğini soyunmuş olduğu rol ve ekonomik yapısı vakfa göre daha büyük. Dernek daha çok reklamcılara yakınken bizim Vakfımız gençlere yakın olan ve gençleri vakfa kazandırmak isteyen bir kurumdur. Bu konuda onlara danışmalık vermek için uğraşan bir vakıftır. Bu yüzden yenilenen www.rv.org sitesini çok iyi ve devamlı takip etmelerini öneriyorum.
Vakıfta genç reklamcılar için bir yetenek havuzu var ve yaz aylarında reklam eğitimlerimiz oluyor. Yeterki peşinde koşsunlar biz herzaman için onlara yardımcı olacağız.














Yeliz Sümen-Canan Sunar Röportajı
Orhan Erinç

1.Kendinizi biraz tanıtabilir misiniz?
1936 doğumluyum.Gazetecilik Okulu’nu bitirdim.1957 yılında Son Posta gazetesinde stajyer muhabir olarak gazeteciliğe başladım.O günden bugüne kadar gazetecilik yapmaya çalışıyorum.Gazetecilikte var olan tüm aşamalardan geçtiğimi söyleyebilirim.En sonunda da Cumhuriyet’teki arkadaşlarım İlhan Abi’nin vefatından sonra Cumhuriyet Vakfı Başkanlığı için beni görevlendirdiler.Ben daha önce de gazete sahipliği yapmıştım.Türkiye Gazeteciler Cemiyeti başkanlığı yapmıştım.Onun yayınladığı ‘Bizim Gazete’ adlı günlük gazete vardı.Başkan olduğum için onun da imtiyaz sahipliğini yapmıştım.Cumhuriyet Gazetesi’nin imtiyaz sahipliğini yapıyorum ama bu bir sermaye sahipliği değil.Patronum ama aynı zamanda buranın çalışan bir elemanıyım.

2.Hangi üniversite mezunusunuz?
Ben Gazetecilik Okulu’nda okudum.

3.Okulu bitirince ilk nerede işe başladınız?
Staj sırasında da gazeteciliğe başladım.İlk gazeteciliğim ‘Son Posta’ gazetesinde başladı.Son Posta Gazetesi o dönemde Demokrat Parti milletvekili olan Selim Ragıp Emeci’nin gazetesiydi.Ama o dönemde gazetecilik ön plandaydı,ideolojiler,inançlar arka plandaydı.Ticaret ya da iş alanında gazete sahipleri için pek kullanılan bir alan değildi.Dediğim gibi Selim Bey Demokrat Parti milletvekiliydi fakat gazetenin Demokrat Partiliği köşe yazılarında kalırdı.Haberler diğer gazeteler gibi tarafsız,bağımsız olarak yazılırdı.Selim Bey de bize herhangi bir uyarıda bulunmazdı.Oysa 1970’te vefat ettiği zaman mezarının başında öğrendik ki o zamanın Başbakanı Aydın bazı haberler dolayısıyla arada kendisini arayıp teessüflerini bildirirmiş.Ama Selim Bey bize bu şikayetleri aktarmadı.Gazeteciliğe böyle bir ortamda başladığımız için bugün ben birçok şeyi doğrusu yadırgıyorum.

4.Kendinizde en çok neyi eleştirirsiniz?
Yapılan işin benim yeteneklerim içinde en iyisini yapmaya çalışmaktır.Tabi bu zaman zaman bana bazı engeller de getirir.Çünkü “Acaba şu tarafı var mıydı?”gibi bir soru yazacağım ya da araştıracağım konuya biraz daha ağırlık verme zorunda bırakır.Dolayısıyla bazı şeyleri daha çok okuma gereksinimi doğar. Bu da bazen zaman kaybına yol açar ama bu da gazeteciliğin kurallarından biridir.Pek çok gazeteci bir haber peşinde koşarken kendisine verilen bilgilerin gerçekle bağdaşmadığını anlayarak sükut-u hayale uğrar.Gazetecilik bazen keçi boynuzu yemek gibidir.İçinde tatlı bir besin vardır,ama bir gram tatlıyı alabilmek için bir kilo kurumuş tahtayı kemirmek gibi bir sorun çıkar.Yani gazetecilikte her zaman umduğunuz ,sarf ettiğiniz emeğin karşılığını alamayabilirsiniz.Ben en çok bu konuya ağırlık vermemeyi eleştirebilirim.
5. “Hayat felsefem” diyebileceğiniz bir cümle?
Şöyle söyleyeyim gazeteciliğe başladığımdan bu yana yöneticilikler de yapmış olmama rağmen hiçbir meslektaşıma “Nerelisin?”diye sorduğumu hatırlamıyorum.

6.Etliye sütlüye karışmayan bir kişi misiniz?
Gazetecilik söz konusu olduğu zaman etliye de sütlüye de karışmak zorunluluk oluyor. Gazeteci olmasaydım belki de karışmazdım ama gazeteciliği seçince böyle bir durum söz konusu oluyor.

7.Başucu kitaplarınız nelerdir?
Ben daha çok tarih kitaplarını okumayı severim.Çünkü geçmişten bugüne bir köprü kurmak,geçmişte yapılan yanlışlardan yola çıkarak bugünü irdelemek bana köşe yazarı olarak daha çekici olur.Başucu kitaplarımdan biri Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”sidir.Arada oradan alıntılar yaparak bugüne bağlantılı örnekler vermekten hoşlanırım.Tabi yakın dönem Osmanlı Tarihi,devrimlerle ilgili kitaplar zaman zaman nutuk da başvurduğum kitaplar arasındadır.

8.Gazetecilik mesleğini nasıl tanımlıyorsunuz?
Teknoloji ilerledikçe,İletişim Fakülteleri çoğaldıkça,iletişim fakültesindeki öğretim üyelerinin sayısı arttıkça tabi yeni kavramlar ortaya çıkıyor.Mesela önceden basın özgürlüğü denirdi \matbaa hürriyeti.Ama daha sonra basın özgürlüğünün yerini ifade özgürlüğü aldı.Daha sonra İnsan Hakları arasına bilgilenme hakkı katıldı.Yani bilgilenme hakkı yurttaşların en önemli haklarından biri haline geldi.Biliyorsunuz özel bir yasa da çıkarıldı Türkiye’de.Her ne kadar uygulanıp uygulanmaması ya da gazetecilere ve halka verilemeyecek bilgiler büyük ölçüde sınırlandırılmışsa da böyle bir yasamız var.O açıdan olaya bilgilenme hakkı açısından baktığımız zaman halkın bilgilenme hakkını kullanmasının en önemli aracı gazetecilik oldu.Çünkü yurttaşlar nelerin içinde yaşadığını bilmeli,yakın çevresinde neler olduğunu bilmeli ya da seçime giderken tercihini bilgilerine göre yapacak bir ortama ulaşmalı diye düşünüyorum.Ama tabi bugün bu dediklerimi gerçekleştirmek mümkün mü?Biraz zor.Çünkü yayın organlarının sahipliği ve yayın ilkeleri büyük ölçüde halkın bilgi edinme hakkını engellediği gibi halkın yanlış yönlendirilmesine de yol açabilir.Ki açıyor.O açıdan gazetecilik genel anlamda halkın bilgilenme hakkı için en başta gelen araçtır diye düşünüyorum.


9.Neden bu mesleği seçtiniz?
Aslında benim yapım gazeteciliğe uygun değildir.Ben yapı olarak insanları kırmaktan,üzmekten çekinirim.Ama gazeteci olarak da böyle davranmak zorunda kalıyorsunuz.Bunu gazetecilik okurken “madem okuyoruz gazeteci olalım” düşüncesiyle seçtim ama şikayetçi değilim.
10.Gazeteciliğe nasıl başladınız?
Gazetecilikte okurken zorunlu staj durumu vardı.Benim küçük teyzemin eşi Mithat Sertoğlu 1934’lerde gazeteciliğe başlamış,tarih bilgisiyle gazeteciliği bağdaştırarak tarihi romanlar yazan kıdemli bir gazeteciydi.Onun romanlarını yayınlayan gazetelerden biri de “Sol Posta”ydı.Onun aracılığıyla Sol Posta’sına gittim.Ve gidiş o gidiş…

11.Bu mesleğe başlarken ne umuyordunuz, ne buldunuz?Gazeteciliğin en üst basamağına geldim artık diyebilir misiniz?
Bize söylenenler şuydu:Şayet zengin olmayı düşünüyorsan gazeteci olma.Çünkü gazetecilik insanı zengin eden bir meslek değildir.Belki çalıştığın yere göre belli bir standartın üstüne çıkabilirsin ama zengin olamazsın.O nedenle ben hayal kırıklığına uğramadım.
Hiçbir gazetecinin bunu diyebileceğini sanmam.Ben de bunlardan biriyim.Çünkü gazetecilik sürekli araştırmayı gerektiren,haber kaynaklarını çoğaltmayı,zenginleştirmeyi gerektiren bir meslek.Yani ünvan olarak istihbarat şefi,genel yayın yönetmeni,genel yayın danışmanı gibi sıfatlar taşıyabilirsiniz.Ama bu belki de sizin bildiklerinizden yahut yeteneklerinizden çok sizin mesleki kıdeminizle ya da işvereninizle ilişkilerinizin getirdiği bir statü olur.Oysa bana göre gazetecilikte en önemli değerlendirme meslektaşlar tarafından yapılan değerlendirmedir.Eğer “Orhan Erinç iyi bir gazetecidir,iyi bir yöneticidir” deniliyorsa ancak o zaman gazeteciliğin en üst basamağı için atılan bir adım olur. Bu da doğal olarak kişiden kişiye,gazetecilik anlayışından anlayışına değişir.Şunu da vurgulamak lazım.Biz de basın,gazetecilik tartışılır.”Yanlış yapıyorlar,şöyle yapıyorlar…”gibi.Oysa siz de okuyorsunuz gazeteciliğin de türleri var.Kitle medyası,militan medyası gibi…Bu yayın organları yayın hayatına girerken zaten neden çıktıklarını açıklarlar okurlarına.Yani “Ben şu taraftayım”diye yayına başlıyor.Oysa Türkiye’deki genel alışkanlık özellikle siyasetçilerin alışkanlığı medyanı n tarafsız olması gerektiğidir.Ama nasıl kendileri tarafsız olmuyorsa medya da tarafsız olamaz.Zaten işin içinde böyle bir tarafsızlık söz konusu değil.Bir sürü haber kaynağı var.2000’e yakın haber gelir gazetelere.Bunun en çok 150’sini kullanabilirsin.Demek ki 1850 haber atılıyor.Madem tarafsızsınız hepsini vermeniz lazım.Burada önemli olan bu 150 haberi seçerken ne yaptığınız.1850 haberi atarken bu benim işime gelmez,patronumun işine gelmez diye düşünülüyorsa orada gazetecilikten söz edilemez. “Ben okuruma bunları vermeliyim” diyerek seçmek önemlidir.Tarafsızlık konusu çok sık gündeme getirilen bir konudur.Örnek vermek gerekirse bir Başbakan aynı zamanda bir partinin genel başkanıdır.Vatandaşlar Başbakan olarak ondan partilerinden ayrı olarak muhalefette kendilerini düşünmelerini isterler.Ama Türkiye’de görüyoruz ki Parti genel Başkanlığı Başbakanlığın önüne geçer.Herkes şikayet etmeye başlar.Kendileri tarafsız olmuyorken kalkıp gazetecilerden tarafsız olmasını beklerler.Böyle bir çelişki söz konusu.

12.Bu mesleğin zorlukları nelerdir?
Bir kere mesleğinizi hapis tehdidi altında yapmayı kabul edeceksiniz.Çünkü Türk Ceza Yasası’nda,Terörle Mücadele Yasası’nda gazetecilikle hiç ilgisi olmayan Rekabet Yasası’nda,Sağlıkla ilgili yasalarda hep gazetecilerin önünü kesen hükümler var ve karşılığında da ya ağır para cezaları ya da hapis cezaları var.Bu kabullenilmeli.İkincisi bir süre sömürüleceğinizi kabul ederek gazeteciliğe başlamalısınız.Çünkü 1952’de çıkan 5953 sayılı bir yasa var.Bu yasaya göre gazetecilerin çalıştırılması gerekiyor.Ama işverenler ya da vekilleri böyle bir yasa olduğunu kabul etmeme eğilimindeler.Gazetecilerin büyük bir bölümü bu yasa kapsamında çalıştırılmıyor.Bu yüzden sosyal güvenlik hakları,ekonomik hakları zaman zaman askıya alınıyor.Sendikal örgütlenmenin de önü kesilmiş oluyor .Gazeteciler bir araya gelip bir sendikada örgütlenip tek ses olarak işverenin karşısına çıkamıyor.Bunu önlemeye çalışıyoruz.
Bir yandan gazetecilerin kaba kuvvete maruz kalma,can güvenliklerinin tehlikede olması gibi bir sorun da var.1909’dan bu yana 62 gazetecinin öldürülmüş olması ve bunun 40 kadarının son 20-25 yılda meydana gelmiş olması düşündürücü ve üzücü bir olay.Ama tabi bu zorluklara rağmen gazetecilik yapıyorum ve bizden sonra gelen kuşak da yapmaya devam edecek.Gazetecilik bir güven ve itibar mesleğidir.Haber kaynakları size güvenerek haberi kötüye kullanmayacağınıza,onu çarpıtmayacağınıza inanarak haberleri veriyorlarsa siz de o haberleri olduğu gibi aktarabiliyorsanız öteki gazetecileri atlatıp “iyi haber yaptım” diyebiliyorsanız bu tüm olumsuzlukları,tehlikeleri bir anda gözünüzden silebiliyor.Gazeteciliğin esası zorluklarla mücadele etmek.yoksa ben de bu kadar uzun süredir bu mesleği yapamazdım.

13.Medya dünyasında isyan ettiğiniz bir şeyler var mı?Neye kahrediyorsunuz mesela?
Evet,var.Yayın organlarına baktıkça bize gazeteciliğin yanlış öğretildiğini düşünüyorum.Gazetecilik meslek olduğu için kendine özgü kuralları var.Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nde gazetecilerin neler yapması ve yapmaması gerektiğine dair kurallar var.O kurallardan biri kişilik haklarına saldırılmaması hakkında.Bakıyorsunuz ki uymayanlar var.Bilgilerin bilerek ve isteyerek görmezden gelinmesi ve çarpıtılmasını yasaklıyor ama bakıyorsunuz ki yayın organları tarafından ihlal ediliyor.Böyle bir ortamda birilerinin her söylediği doğru,birilerinin her söylediği yanlış gibi bir yaklaşım kamuoyuna anlatılmaya çalışılıyor.Ben bunun bana öğretilen gazetecilikle bağdaşmadığını haklı olarak düşünüyorum.

14.İletişim fakülteleri bu sektörde çok tartışılan bir konu. Verilen eğitimi nasıl buluyorsunuz?
Basın Yayın Okulları’nın İletişim Fakültesi’ne dönüştürülmesini doğru bulmuyorum. Çünkü Basın Yayın Yüksek Okulu iken bu okullar bir meslek okuluydu. Gazetecilik mesleğine yeni elemanlar yetiştirmek amacıyla faaliyet gösteriyordu. Ama İletişim Fakültesine dönünce iletişim bilimleri üzerine eğitim veren bir okul oldu. Ve bu fakültelerde pratik yapmayı sağlayacak gazetesi, dergisi,radyosu yok.Gazetecilik biraz da yüzmek gibidir.Kitaptan ne kadar direktifler okunsa da havuza ya da denize girmeden yüzme öğrenilmez.Yani yaşayarak öğrenilen bir meslek.İletişim Fakültelerinde kültür yönünden,bilgi yönünden alt yapı oluşturulmasına bir diyeceğim yok.Ama yaşayarak öğrenilen bir meslek olduğu için okullarda pratiğe daha çok ağırlık verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çok sayıdaki iletişim fakültesi sebebiyle mezun sayısı fazla. Oysa Türkiye’de yerel medyayı yok sayma gibi yanlış var.2000’e yakın yerel gazete var bakıldığında. Ama bunların büyük bölümü ekonomik sıkıntılar yahut okura ulaşmak zorluğu nedeniyle iletişim fakültesi mezunun çalıştırma olasılığından yoksunlar. Bunu düzeltecek herhangi bir girişim, bugüne kadar hiçbir iktidar tarafından gündeme getirilmedi. Bu iletişim fakültesi mezunlarının iş bulmasındaki engellerin başında geliyor.
Türkiye’deki resmi gazeteci sayısı 15.000.Her yıl resmi gazeteci sayısının 3te 1i kadar gazeteci adayı yetiştiriyorsunuz. Fakat kadroda bu kadar boşalma olmuyor. Bunu dengelemek lazım. İletişim Fakültesinin dekanları yılda birkaç kez mezunların iş bulabilmesi için toplantılar düzenliyorlar,bazen ben de katılıyorum.Ben şunu öneriyorum:Bu fakültelerde belli bir dönem sonrasında uzmanlaşmaya gidilmeli.Orada gazeteciler hangi alanda çalışmak istiyorlarsa o alanda uzmanlaşmaya başlamalılar.Çünkü her şeyden biraz bir şeyler bilmek pratiğe yansıdığında işe yaramıyor.Uzmanlaşma olursa daha kolay iş bulabileceklerini düşünüyorum.

15.Bizim gibi ileride meslek seçimi yapacak kişilere neler söylemek istersiniz?
Karamsarlığa kapılmayın.Çünkü bugün gazetelerde çalışanların büyük bir bölümü iletişim fakültesi mezunu.Daha da önlerinin açılacağını düşünüyorum ama en az bir dil bilmek şartıyla.Kendini geliştirmek önemli.

16.İlhan Selçuk ve onun fikirleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
İlhan abinin hiç sevmediği sözlerden biri: “Yine haklı çıktık.”Fakat son zamanlarda istemeye istemeye bu cümleyi kullanmak zorunda kaldık.Cumhuriyet Gazetesi yayına başladığından bu yana Cumhuriyet devrimlerinin savunulması görevini üstlenmiştir.Laik,sosyal,hukuk devleti tanımı Türkiye Cumhuriyeti Devleti için geçerli.Bunlardan ödün verildikçe bu özelliğini giderek yitirmekte olan bir ülkede gazetecilik yapmanın zorluklarını yaşayanların başında İlhan Abi gelir.Umuyoruz ki bu yanlıştan dönülür,İlhan Abi’nin ruhunu şadederiz.
















Nesrin Günay-Neslihan Yeler Röportajı

Mehmet Güç

Gazeteciliğe başlangıcınızı anlatır mısınız?
1983 yılında Bursa’da “Bursa Hakimiyet” adlı bir yerel gazetede gazeteciliğe başladım. 1984 yılında Cumhuriyet gazetesinin Bursa temsilciliğini yaptım. 1986 yılında Milliyet gazetesinin Marmara bölge temsilciliğine geçtim. 1987 yılında yüksek lisans yapmak için Amerika’ya gittim ve gazeteciliğe ara verdim. Yurtdışından döndükten sonra Bakırköy Gazetesi projesinde çalıştım. Daha sonra bir reklam ajansında metin yazarlığı ve editörlük yaptım. 1991 yılında Nokta dergisine başladım. 1993’te Cumhuriyet’te çalıştım. 1994 yılında ATV ile televizyonculuğa geçiş yaptım. ATV haber merkezinde 1999’a kadar çalıştım. Daha sonra Yeni Binyıl gazetesinde yazdım. Star televizyonu haber merkezinde editörlük yaptım. Yerel haftalık bir gazete olan Beyoğlu Gazetesi de dâhil olmak üzere çeşitli dergiler çıkardım. Yani bu güne kadar çeşitli gazete ve dergilerde yöneticilik, editörlük, muhabirlik, yazarlık işleri yaptım.
Televizyon haberciliğine nasıl bakıyorsunuz? Televizyon haberciliğinin basılı yayından farkları neler oluyor?
Televizyon haberciliğinin gazetelerden farkı kamuoyuna ileteceği bilgiler, haberler konusundaki hızı. Gazeteyi olaylar gerçekleştikten bir gün sonra okuyucuya ulaştırıyorsunuz. Televizyonda ise eğer canlı yayın varsa izleyicilere haberleri o an ulaştırıyorsunuz. Yani televizyon edinilen bilgiyi hemen izleyicisine ulaştıran bir yayın aracı.
Televizyonların çalışma koşulları nasıl?
Yayındaki bu hıza paralel olarak televizyonculuk daha hızlı bir çalışma temposu gerektiriyor. İzleyiciye aktaracağınız görüntünün hızlı bir tempoyla uygun bir şekilde hazırlanması, montajlanması ve metinle buluşturulması lazım. Gazeteler televizyona nispeten daha az tempoyla çalışıyorlar. Televizyon her şeye ilişkin anında duyurma , bilgilendirme imkanına sahip.
Gazetecilik yaptığınız sürece haber kaynağına ulaşma, bir sorunu aktarma vb. gibi iletişimle ilgili bir sorun yaşadınız mı?
Haber kaynağına ulaşma konusunda bazen sıkıntılar yaşansa da, haber kaynakları tek bir kaynaktan ibaret olmadığı için, bir haber kaynağına ulaşamadıysanız bir başkasına ulaşma şansınız var. Haber kaynaklarına ulaşma yolunda çok sıkıntı çektiğim söylenemez. Ancak pek çok sorunu aktarırken televizyon ya da gazetelerin yayın politikalarının daha önemli bir sınır çizdiğini söyleyebilirim. Haber kaynakları bize sınır çizmiyor ancak yayın politikalarının böyle bir sınır çizdiğini söyleyebilirim. Dolayısıyla dönem dönem habere dair pek çok bilgiyi aktarmakta zorlandığımızı söyleyebilirim.
Başka bir ülkede gazetecilik yapsaydınız bu sınırlar olur muydu?
Başka bir ülkede bu mesleği yapsaydım bu sınırlar bu kadar zorlayıcı olmazdı. Türkiyedeki medya kuruluşlarıyla devlet kurumlarının ilişkileri Batıda olduğu gibi hukuki ve mesleki kurallarla denetlenir biçimde değil. Örneğin medya kuruluşlarının finans ilişkilerinin devlet kurumlarıyla doğrudan ticarete kadar indirgenecek ilişkiler haline geldiğinin çok sayıda örneğini gördük. Gazete patronları, Türkiye’de çeşitli ihalelere girerek hükümetlerden iş bekleyen, hükümetlerle ticaret yapan kuruluşlar haline geldiler. Dolayısıyla medya en temel işlevi olan kamu adına iktidarı denetleme işlevini bağımsız şekilde yerine getiremez hale geldi.
Bu koşullarda iletişim fakültelerinde gösterilen derslerle medyadaki uygulamalar ne kadar örtüşüyor?
Türkiye’de medyada bir çalışma kuralları veya meslek kuralları listesinden ve bu kurallara yönelik denetleyici rolü olan bir kurumdan söz etmek mümkün değil. Bu konuda Basın Konseyi, Gazeteciler Cemiyeti gibi kuruluşlar olsa da bu yapıların bütün medyayı kapsayan bir işlevi ve gücü olamadı. Dolayısıyla Türkiye’de kuralların uygulanabilmesine dair herhangi bir kurum veya yapı olmadığı için medyada herkes kendi kurallarını koyar ve uygular hale geldi. Batı ülkelerinde bu konuda meslek kuruluşları genellikle bir tür denetim organı vazifesi görürler. Ancak Türkiye’de bu alanda güçlü bir meslek kuruluşu oluşmadı. Örneğin Bazı Batı Avrupa ülkelerinde gazetelerin sendikaları bu konuda denetleyici görev görürler. Türkiye’de medyada sendika yok. 1980’lere kadar nerdeyse medyanın yüzde sekseninde doksanında örgütlü olan sendika 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kademeli olarak medyada bütünüyle tasfiye edildi.
Televizyonlarda Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) adlı bir kuruluş var. Bu kuruluş da meslek kurallarının denetiminden ziyade iktidara ve iktidarın görüşlerine uygunluk, iktidarın dayattığı sosyal ve siyasal yaşam sınırlarıyla ilgili bir tür sansür kurumu gibi çalıştığı için televizyonlarda da meslek ilkelerinden söz etmek zor.
İleride gazeteci olacak öğrenciler medyanın gerçeklerinin farkında olarak mezun oluyorlar mı?
Gazetecilik okullarında öğretilen derslerin gerçekle bihaber olduklarını söyleyebilirim. Yani medyadaki işleyişe dair çok fazla fikir veren bir eğitim ne yazık ki yok. Daha teorik düzeyde kalan bir eğitim veriliyor. Mezun olduktan sonra içine katılacağı ortama dair gerçek bilgilerle donatan, yaşanan gerçekliği takip eden bir eğitim yok. Eğer böyle olsaydı meslek kurallarına uymadığı defalarca yazılmış, televizyonlarda haber olmuş insanlara bu üniversiteler ödül vermezlerdi.
Marmara Üniversitesini bu konuda ayırmak istiyorum. Marmara Üniversitesinin bu alanda Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı (MİHA) aracılığıyla, daha çok medya içine yönelik bilgiyi ve deneyimi öğrencilere taşıdığını, öğrencilerin o ortamları görmelerini sağladığını söyleyebilirim. Bunun benzeri örnekleri çeşitli üniversitelerde de var. Bu ajanslar çeşitli ajanslar yoluyla medya kuruluşlarıyla iletişim kuruyorlar, buralarda gazeteciler dersler veriyorlar, pratiklerini anlatıyorlar.
Bu durumda bir iletişim fakültesi öğrencisi nasıl davranmalı?
Teoriye mutlaka ihtiyaç var. Gazeteciliğin temel teorilerini, gazeteciliğin tarihini, gazeteciliğe ilişkin bütün deneyimleri bilmeden gazetecilik yapmanın çok eksik kalacağını söyleyebilirim. Dolayısıyla teorik eğitim almadan gazeteciliğe uzanmak mümkün değil. Bu teorik eğitimleri takip ederken de medya içindeki pratiğe de bir şekilde bulaşmak gerekiyor. Üniversite eğitimiyle beraber aynı zamanda staj yapmak hem zaman yetersizliği, hem konsantre olabilme açısından oldukça zor. Ancak daha çok o zoru başaranlar kendisine medya içerisinde yer bulabiliyorlar. Yani zor olduğunu bilmekle beraber staj yaparak medya pratiği yapmanın çok gerekli olduğunu düşünüyorum.















COCA COLA ESKİ ORTADOĞU VE GÜNEYDOĞU AVRASYA İK DİREKTÖRÜ ESRA AKSOY İLE YAPILAN RÖPORTAJ
TÜLAY DEĞER– EMRE GÜNGÖR

1-Öncelikle bize kendinizden biraz bahseder misiniz ?
Boğaziçi Üniversitesi İngilizce bölümünden mezunum.Daha önceki iş tecrübelerim arasında Chase Manhattan Bank,Colgate,Palmolive,Novo Nordisk,Quillery S.A,Coca Cola ve Doğadan yer almaktadır.

2-Coca Cola’nın organizasyon yapısı nasıldır ?
Coca Cola dünyadaki oraganizasyonunu çeşitli bölgelere ayırmıştır.Örneğin Türkiye’den 90 ülkeyi yönetmektedir.Ortadoğu ve Asya bölgesinin yönetimi Türkiye’de yer almaktadır.Bölümler ABD’de ki merkeze düzenli olarak rapor vermek ve koordineli hareket etmek zorundadır.Coca Cola bünyesinde çok dinamik ve sürekli değişkenlik gösteren elemansal ve proje faaliyetleri vardır.

3-Coca-Cola’nın çalışanına bakışı ve genel olarak şirket kültürü hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Keyifle çalışılan, aile gibi bir ortamımız var. Çalışanı sarıp sarmalayan, haklarını savunan bir ortamdayız. Bizde çok uzun seneler çalışanlar çok fazla sayıdadır.


4-Coca Cola’nın organizasyon şemasından bize biraz bahseder misiniz ?
Ceo’nun alt kademesinde Business Unit President yer alır.PR ve İK direkt olarak bu kişiye bağlıdır.PR ve İK birbirinden farklı birimdir.Çalışmaların tümü hayata geçmeden önce Business Unit President tarafından onaylanmalıdır.PR ve İK her kuruluşun büyüklüğüne oranla farklılık gösterebilir.Gereken durumlarda PR ve İK birbiriyle koordineli çalışabilmektedir.

5-Coca Cola Company olarak Coca Cola İçecek’ten farkınız nedir ?
Coca Cola’nın sisteminde bu iki şirket aslında çok yakın ilişki içerisindedir. . Coca-Cola İçecek şirketi temel olarak üretim, satış ve dağıtım işine odaklı olmakla birlikte aslında pazarlama alanında çok başarılı bir ekibe sahip. Coca-Cola şirketi ise marka imajını yöneten, talep oluşturan, tüketici nezdinde uzun vadeli itibar stratejilerini geliştirmeye odaklanan bir şirket.

6-Sizin için İK’nın en önemli rolü nedir?
İK’nın bir köprü rolü oynadığını düşünüyorum. Organizasyonu, çalışanları, onların beklentilerini çok iyi bilmeniz gerek çünkü insan kaynakları bir anlamda şirketin bir araya getirici, birleştirici unsuru. Çalışanları tek tek tanımak, bilmek şart. Organizasyonu çok iyi tanırken sahada da neler olup bittiğini takip etmek lazım. İşin sahada nasıl yapıldığını kavramak, kesinlikle çalışanları ve iş akışını daha iyi anlamayı sağlıyor. Benim görüşüme göre bir İK Yöneticisi enerji ve zamanının yüzde 60’ını strateji oluşturmaya, yüzde 40’ını da operasyona ayırmalı. Tabi bu durum, organizasyonun o andaki gereksinimlerine göre de değişim gösterebilir.
7-PR departmanı Coca Cola Company’de nasıl yer alır ?
PR departmanı Coca Cola’da Public Affairs adı altında geçmektedir.Doğrudan Business Unit President’e bağlıdır.Coca Cola’ya bağlı vakıfların yönetiminde yer alır.Örneğin Türkiye Coca Cola vakfı gibi.Bunun dışında bağışlar,gönüllü projeler ve sosyal sorumluluk projeleri bu departmanın yönetimindedir.Bunun dışında gerekli projelerde marketing departmanı ile beraber çalışırlar.Örneğin Rock’n Coke festivalinde marketing departmanı ve PR bölümü beraber çalışarak projeyi icra etmişlerdir.

8-Çalıştığınız işe danışmanlık firmalarından neler bekliyorsunuz?
Önceden denediğimiz, başarısını bize kanıtlamış firmalarla çalışmayı doğal olarak tercih ediyoruz. Bu firmaların organizasyonumuzu tanımaları çok önemli. Bizi, buradaki yapıyı, beklentimizi, tarzımızı ne kadar iyi bilirlerse, doğru adaylara odaklanmaları ve adaylara yapacakları bilgi aktarımı da o kadar başarılı oluyor. Kişisel tercih açısından da, mesleki anlamda aynı dili konuştuğumuz, arkadaşça yaklaşıma sahip, doğru elektriği yakaladığımız danışmanlarla çalışmak çok önemli. Çok iyi bir danışman, bazen bizim düşünemediğimiz çözümler getiriyor, çünkü buradaki yapıyı tanıyor, pozisyonları biliyor. Hızlı çözüm getirmesi bizim için belki de en önemli noktalardan biri.

9-Coca Cola Company olarak ne tür ajanslar ile çalışıyorsunuz ve ajanslar ile çalışma süreciniz nasıl işlemektedir ?
Çizgi üstü ve çizgi altı olmak üzere çalıştığımız ajansları iki ayrı katagoriye ayırmaktayız.Çizgi üstü ajans tüm dünya faaliyetlerimizde uluslar arası olarak çalıştığı tek bir ajanstır.Tüm dünyada uygulayacağımız reklam,iletişim ve PR faaliyetlerimizi bu ajans ile belirleriz.Çizgi altı ajans çalışma durumumuza göre birkaç tane olabilir.Daha ufak projeler örneğin ajanda basımı,kartpostal ve hediyeler bu tür ajanslar ile gerçekleştirilir.Çizgi altı ajanslar ayrıca kurum kültürünü yerele indirgemesi açısından önemlidir.Proje gerçekleştirilen toplumu daha iyi tanıyabilmemizi ve faaliyet gösterebilmemizi sağlar.Ancak yıllık planlarımızda yer alan hedeflerimiz temel olarak çizgi üstü ajansımız tarafından belirlenir.

10-Eleman seçiminde Coca-Cola İnsan Kaynakları olarak hangi yetkinliklere dikkat ediyorsunuz?
Gelişime proaktif olarak katkıda bulunabilmek, sonuç yaratma odaklı olabilmek, yenilikçi bakış açısına sahip olmak, iyi fikir alışverişini gerçekleştirmek, bilgi paylaşımı sürecini sağlıklı yürütebilmek, strateji oluşturabilmek, sistemi etkin kullanabilmek, kazan-kazan bakış açısında olmak her çalışanımızda aradığımız genel yetkinlikler.

























Hülya Özkan Röportajı
Emre Aköz
H.Ö. :Gazetecilerin yıpranma haklarının alınması konusunda ne düşünüyorsunuz?
“İSLAMCILIK DEĞİL KAPİTALİZM YAPIYORLAR”
E.A. :Sadece gazetecilerin değil tüm dünyada Türkiye de bunda önde gideni böyle bir sendikal hakların diğer bu tip yıpranma tazminat gibi hakların kaybedilişi söz konusu. Böyle bir eğilim var yani, bu trende ne yol açıyor diye baktığımızda maalesef rekabet yol açıyor. Çin örneğinde olduğu gibi. 10 liraya değil de 7 lira ya adam çalıştırıyorsun. Gazetecilikte olan bunun tezahürü yani ufak bir görüntüsü. Aslında tüm dünyada böyle bir şey var. Bu kapitalizmin rekabet şartlarından gelen bir şey. Buna karşı mücadele ediliyor. Kavga gürültü oluyor ama maalesef kapitalizm çalışıyor. Bu mekanizmalar çalıştığı sürece de bu böyle devam edecek. Bu iyi bir şey demiyorum ama böyle olmasının nedeni de belli. Zaten yıllardır dilimde tüy bitti anlatmaya çalışıyorum AK Parti’nin ya da Türkiye’deki İslami hareketin Erbakan milli görüş kalesinden gelen İslami hareketin belirleyici özelliği İslami olması değildir. O sadece görüntüsü. Bazı insanlar ona takılıyorlar. Halbuki esasında bunlar vatandaşa kapitalizmi öğreten ekipler. Milli görüş belediyecileri üzerinde araştırmalar var. İdea Dergisi’nin 2. Sayısını okuduğunuz zaman bunu görürsünüz. Aslında İslamcılık yapmıyorlar kapitalizm yapıyorlar. Serbest piyasacılık yapıyorlar. Mesela çöp toplama, normal olarak çöpü belediyenin elemanları var değil mi çöpçüler aylık elemanlar topluyor. Ama hayır onlar ise çöp toplamayı özelleştiriyorlar. Şahsa veriyorlar. Şimdi belediye işçisi ayda bin lira kazanarak o çöpü topluyor. Ama özelleştirildiği zaman o şahıs ayda 650 liraya asgariye çalıştırıyor. Yani farkla. Aslında milli görüş hareketi ve şimdi AK Parti’nin yaptığı Türkiye’nin mütedeyyin dindar muhafazakâr insanlarını kapitalizmin serbest piyasası ile tanıştırmak oluyor. Yaptıkları bu.
Bence belirleyici özelliği Türkiye’yi daha fazla kapitalist yapmalarıdır. Belirleyici özellikleri dindarlıkları ya da başka şeyleri değildir benim için. Ama Kemalist isen o zaman başka. Kemalist isen kafayı laikliğe takmışsındır. Bu sefer oradaki dindarlığı görürsün. Hâlbuki o dindarlık gözüken yüz. Onun hemen arkasında kapitalizm var.

“CAN ATAKLI OKUSA OKUSA HARRY POTTER OKUR’’
H.Ö: Geçen yazınızda ‘ önyargıları yeniden organize etmeyi düşünmek sanıyorlar’ demiştiniz. Sektördekilerin eğitim durumlarını da göz önünde bulunduracak olursak pek olumlu bir gidişatın olmadığı düşünülebilir mi?
E.A. :Eğitim durumlarında ziyade kendi yaklaşımları daha önemli bence yani kendi yaklaşımları derken şunu kastediyorum. Şimdi 2007 seçimleri tartışılıyor. Tabi büyük hüsrana uğradılar. Şimdi dışarıda Bahçeşehir üniversitesi’nin balkonundayız. Program yapıyoruz. Can Ataklı da var. Can Ataklı, ben gittim işte gezdim tamam ya AK Parti’nin yüksek oy alacağını biliyordum ama bu kadarda değil canım. Resmen iki kişiden biri oy verdi. Yok artık bu nasıl iş nasıl oldu filan diyor. Ben de dedim ki ya işte masa başında oturularak bir şeyler öğrenilmez deniliyor. Ama bence tam tersi masa başında oturursan biliyorsun böyle şeyleri. Yani AK Parti’nin kazanacağını masa başında oturursan biliyorsun. Ama eğer gidersen Anadolu’yu gezmeye başlarsan ne yapacaksın. Diyelim ki sen CHP meşrebinden birisin gidiyorsun oradaki CHP başkanı ile konuşuyorsun. Yani meşrebin ne ise gidince konuşacağın kişi senin gibi biri oluyor. Bin tane palavra çıkarıyor sana. Yani senin tarafın ne ise o insanlar ile karşılaşıp muhatap oluyorsun. Sonra geliyorsun ve yazı yazıyorsun, televizyonda konuşuyorsun. Ama peki ben ne yapıyorum? İşte araştırıyorum bakıyorum anketlere vs. mesela CHP yanlısı argümanlardan 10 puan silmen gerekiyor. Ak Parti ise 3 puan silmen gerekiyor mesela. Yani kendince bir şey çıkartıyorsun. Okuyup karşılaştırmalar yapıyorsun. Birde bakıyorsun ki ya bu Ak Parti kazanıyor. Yani tam tersi gidip halkla temas kurmamak sana gerçeği veriyor. Bunun üzerine Can Ataklı bana dönünce ben bunlar kitap okumuyorlar dedim. Yani kitap okusalar bilirler tüm bunları dedim. Can ataklı ise okumadığımızı nerden biliyorsun ki dedi. E okusan yazarsın zaten her gördüğünü duyduğunu yazıyorsun onları da yazardın. Okusan Türkiye’nin toplumsal siyasal yapıların anlatan kitaplar o zaman yazarsın. Zaten Can Ataklı okusa okusa bir aralar gençlerin sardırdığı abuk sabuk kitaplar vardı bilmem Olasılıksız’lar filan. Yani o okusa okusa öyle şeyler okur. Ne okuyacak Harry Potter falan okur yani.
“HER ŞEYDE BİR TÜR İLERİCİ-GERİCİ ARIYORLAR”
Yani önemli olan alınan eğitimden ziyade kişisel tavırdır. Mesela sen Boğaziçi’nden mezun ol. Ben başka bir yerden mesele bu değil. Muhafazakarlar çok kitap okuyorlar. Adamda karı kız yok içki yok ne yapacak adamlar kitap okuyacaklar. Ama Kemalizm dedin mi aydınlanma filan sanki bir anda kafalarında bir ışık beliriyor. Aman biz aydınlandık zannediyorlar. Oysa hep aynı yere geliyorlar. Adam Erbakan hakkında bir şeyler söylemiş sonra Tayyip’e bakıyor bu da namaz kılıyor ya bu defa Erbakan için söylediğini evirip çevirip biraz değiştirerek Tayyip’e söylüyor. Erbakan’a Ali topu at derken Tayyip’e Ali at topu diyor. Ama bakış aynı bakış. İşte bunun asıl nedeni bunlar okumuyorlar. Ama bunların okumasına engel olan şeylerden biri de o görüntü. Onlar kendilerine göre zaten anlamışlardır dünyayı. Onun için yeni bilgi almak istemiyorlar.
Her şeyde bir tür ilerici-gerici arıyorlar. Bir tür ötekileştirme. Yani toplumu anlamak gibi bir derdi yok. Toplumu yönlendirme gibi bir derdi var. Bir de yorumcular var. Bu yorumcular özellikle Doğan grubunun çalışanları. Oktay Ekşi. Onun kafasında bir şey vardır ve o artık onun için bitmiştir. Bir şey okumasına gerek yoktur. Hep aynı yorumu yapar. Toplumu yönlendirme derdinde olduğu için o daha operasyonel bakar. Yeni bir şey öğrenme derdi gütmezler. Yapacağı şey bellidir. Düşmanı karşısına çıkınca yani Tayyip Erdoğan karşısına çıkınca söyleyecek söz geliştirme var. Söylediklerini tekrar harmanlayıp söyler. Kafalarında bir sentagma var. Yani bakışları sıfır. Her şey bir önyargı üzerine kurulmuştur. Böyle olunca vay düşünen adam. Tabi bir de destekçileri var. Destekçileri olduğu için bir şey yapmalarına gerek kalmıyor.
H.Ö: Yeni paradigmalar üretmemekteki sebep bu mu yani?
Tabi. Bir alıcısı var zaten. Destekçisi var. Adam kendini haklı görüyor. Alıcım var benim diyor.

“OKUDUKLARIMA GÜVENMEM”
H.Ö: Yani buradan şu sonuca varabiliriz; okuduklarınızın doğruluğuna inanmıyorsunuz.
Ben güvenmem. Güvenmem yani okuduklarıma. Mesela türbanlı kızların baba ya da ağabeylerine karşı kendilerini dışarıya karşı muhafaza ettiklerine inandırmak için türban taktıklarını düşünürdüm. Yeteri kadar iffetliyim abi ya da baba işte bana dokunma. Ben dışarıda çalışıyorum ama iffetimi bozmuyorum filan zannediyordum daha öncesinde. Ama Dilek Dilci’nin bir araştırmasında öğrenmiştim. Benim sınıf arkadaşım. Özellikle bu araştırmayı Boğaziçi’nde okuyan türbanlı kızlar ile görüşerek hazırlıyor bu çalışmayı. Ve şu sonuç çıkıyor. Aileye rağmen kızlar türban takıyor. Mesela annesi kızım okulu bitir sonra yine tak türbanı diyor ama kız buna rağmen takıyor. Açıkçası ben bunun bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum. Yeni araştırmalar sonucu öğrendim ve ne oldu benim fikrim değişti. Mesela yine aynı şekilde ben Kemalizm’in Atatürk öldükten sonra ortaya çıktığını zannederdim oysa Atatürk daha ölmeden var. Hatta Kemalizm değil kamal diyorlar. Kamalizm. Hatta Kamalizm diye yazı dizileri filan var. Mesela onların Lenin’i varsa bizimde Kamalizmimiz var gibi söylemlere rastladım. Ne oldu işte ben bunları öğrenince fikrimi değiştirdim. İşte karşı bir argüman lazım fikirlerimi değiştirmem için.

“BAZILARI PEMBE HABER YAPIYOR”
H.Ö: Eğitimle değil de kişilerin bakış açıları ile değerlendiriyorsunuz olayı. İletişim fakültelerinde 4 yıl boyunca enjekte edilmeye çalışılan ‘ özgür basın’ konusunda ne düşünüyorsunuz?
E.A. :Allah aşkına ne demek özgür basın ya. Onlar Kızılay için mi yapıyorlar bu işi? Bir kere para kazanmak için. Ve toplum siyasi bir varlık değil midir? Onlara hitap etmek değil mi mesele? Bazıları pembe haber yapıyor. İşte işçilerin maaşı ikiye katlandı. Üçe katlandı. Pembe haber uyduruyorlar. Aklınca espri yapıyor. Sen işçilerin maaşını üçe katladığında enflasyon olur. Parayı nerden bulacaksın. Diyor ya işte benim adım Kemal. Ha oldu seni adın Kemal diye nerden bulacaksın parayı?
Olmaz yani böyle bir şey. Öyle bir şey olur ki ülke yıkılır. Almanya’da olmadı mı böyle bir şey. Otobüse biniyorsun indiğinde bilet parası artmış oluyor. Hem de ne artış. İnanılmaz bir enflasyon. Ne oldu işte sonrasında Hitler. Hitler geldi. Ve o enflasyon müthiş bir ahlaki çöküş yarattı aynı zamanda.
Yani dolayısıyla öyle özgür olma gibi bir hikâye yok. Kızılay için mi yapıyorlar sanki.
“ÖZGÜRLÜĞÜN ADINI KOYMAK LAZIM”
H.Ö. : Yani aldığımız eğitim ile yapacağımız iş arasında uzaktan yakından bir ilişki yok.
E.A : Tabi ki yok. Şimdi mesela Veysel Batmaz diye biri ‘Medyaya Düşman Yetiştiriyoruz’ diye bir kitap yazdı. E hiç kusura bakma yani madem düşman yetiştiriyorsun düşmanın iş vermesini de bekleme. Niye bana düşman yetiştiriyorsun ki? Medyaya düşman yetiştiriyormuş tam dayaklık bu adamlar. Eğer ki medyaya iyi eleman yetiştiriyoruz denirse eyvallah. Ama medyaya düşman yetiştiriliyorsa külahları değişiriz. Böyle özgürlük olmaz o özgürlüğün bir adını koymak gerekir.
Ama şöyle bir şey var; ‘Yapabildiğince objektif olmak’. Ahlaklı, doğru, samimi olmak lazım.
Mesela Aydın Doğan dava ediyordu neymiş basın özgürlüğümüz elimizden alınıyor. Ne özgürlüğünden bahsediyorsun ki sen hırsızsın sen bildiğin hırsız yani. Önemli olan doğru haber özgür basın. Yapılmaya çalışılan pozitif bir kavram bulup onun arkasından iş çevirmek. Kendilerine kalkan arıyorlar.

MUHTEŞEM YÜZYIL’A FARKLI BİR BAKIŞ
H.Ö. :’Demokratik özerklik’ kavramı gibi mi?
Evet. Ne demokrat? Ne özerk? Yapmaya çalıştıkları Kürt halkını diktatörlük ile yönetmek. Faşizan bir örgüt yani adamlar bir kere çok partili hayatı kaldırıyor. Nerede peki demokrasi? Nerede özerklik bunda? İşte yapılmaya çalışılan şey pozitif bir kavram ardına kendi tezgâhını kurmaktır.
İnsanlar hayallerle yaşatılmaya çalışılıyor.
İşte mesela şimdi de çıkmış muhteşem yüzyıl. Efendim ne muhteşemi? İşte neymiş haram fuhuş yuvası mıymış? Yalan mı yani Çerkez kızlarını Kafkaslardan alıp ailelerinden kaçırıp İstanbul a getirip satmadınız mı? Saray da bunları satın almadı mı, aldı. Ve o kızlar padişah için yetiştirilmedi mi. Şimdi de ne diyorlar efendim işte orası aynı zamanda da okulmuş. Doğru o kızlara okuma yazma en güzel edebiyat öğretildi. Kanun, ut öğretildi. Ama bana şunu söylesinler o kızlardan herhangi biri evine dönmek istediklerinde evlerine dönebilirler miydi? Hayır. İşte iş bu kadar basit. Harem değil okuldu diyorlar. Evet doğru padişahın ağzına layık kız yetiştirme okulu. Ama o kızlar istediğinde gidebilirler miydi haremden dışarı. Hayır. Nerede okul o zaman? Hepsi, palavra. Buda İslamcıların palavrası. Biz de yedik yani. Okul muydu okul ama o haremin esas gerçekliğini gizleyemez. İşin esası unutturulmaya çalışılıyor. Kemalistlere kızıyoruz çocuklarımız aptal aptal bir eğitim sistemi ile yetiştiriliyor diye. İnsanlar gerçeği öğrenmek istemezler hayallerle yaşamak isterler çünkü bu hayaller onları mutlu eder.
Ve ben şimdi yazılarımla Kemalistlerin hayallerini yıkıyorum. Daha sonra ise işim bitince İslamcıların hayallerini yıkacağım.


























Tezcan Keten-Elif yorulmaz ve Özge Akarsu Röportajı

FİRUZAN EREN
İletişim Sektörüne ne zaman giriş yaptınız?

1994’ten beri Kapitol PR, Pergel PR, Mercek PR gibi bir çok firmada medya asistanlığı ile başlayıp medya direktörlüğüne kadar uzanan bir çalışma hayatım oldu. Kurumsal bir yerde hiç çalışmadım. Hep ajansta çalıştım. 2004 yılında da Nil Yıldızalp ilr birlikte Tria İletişimin kurucu ortaklarından oldum.

Tria İletişim Hizmetleri olarak ne tür hizmetler vermektesiniz? Müşterilerinizden birkaç örnek verebilir misiniz?

Medya ilişkileri, etkinlik yönetimi, kriz yönetimi, sosyal sorumluluk projeleri, doğrudan pazarlama, proje üretimi ve yönetimi hizmetlerini veriyoruz. Müşterilerimizden bazıları da Dr. PİMAPEN, BİFA, Calgonit , Olympus, Doğuş Çay, TEMA Vakfı, İzoder, PG Aile Danışmanlığı, İnnova, Standart Profil.

Çalışma prensipleriniz nedir? Müşterilerinizle ilişkilerinizi nasıl koruyorsunuz?

Firma olarak temel stratejimiz öncelikle kazandığımız müşterilere bugün için değil devamlı olarak korumak. Tüm müşterilerimizin ihtiyaçlarına uygun , onlara özel farklı hizmet anlayışları geliştirebilmek önem verdiğimiz bir diğer noktadır. Hizmetlerimizin kalitesinin bilgiye ve bunun yanında yaratıcılığa da dayandığını söyleyebiliriz.

Neden butik ajans kurmayı tercih ettiniz?

Bir çok firma ile çalışıp müşterilerin dışında kalmaktansa daha az sayıda firma ile çalışıp onların içinde olmayı tercih ettik. Az ve öz iş yaparak kalitemizden ödün vermemeyi hedefledik.

Sektördeki diğer PR ajanslarından farkınız nedir?

Tria İletişim yaratıcılığıyla yükselen bir firmadır. Önemli olan proje üretmektir. Var olan haberlerin bir süre sonra haber değerleri bitiyor. Biz bu noktada farkımızı ortaya koyarak iletişimin sürekliliğini bir bütün olarak ele alıyoruz. Küçük firmalara haber olmak yetiyor ama büyük firmalar sürekli gündemde kalmak istiyor. Sadece tek bir çalışmayla yetinmiyor. Büyük firmalar PR’ın önemini daha iyi kavramışlardır.

2008 yılında kazandığınız Altın Pusula ödülünün başarısını neye borçlusunuz?

Bazen firmalar sadece haber için değil sektörlerinin büyümesi içinde bizden fikir üretmemizi isterler. Bu noktada yaratıcılık çok önem taşımaktadır. ‘Suyunu Boşa Harcama’ projesi de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Proje TEMA Vakfı ile birlikte yürütüldü ve bu proje ile altın pusulayı kazandık.

Kampanya döneminde tam da böyle bir projeye ihtiyaç vardı. Susuzluk, barajların iyice boşalması, kuraklık, küresel ısınmanın getirmiş olduğu mevsimsel iklim bozuklukları dolayısı ile suyun öneminin vatandaşlar tarafından fark edilmesi gereken bir dönemdi.
Böyle bir dönemde TEMA Vakfı ile ortaklaşa çalışılarak yürütülen bu proje oldukça ses getirdi. Ayrıca bu proje kapsamında su faturaları ilk kez bir iletişim mecrası olarak kullanıldı.


Altın pusula sektörde bilinen bir ödüldür ve sektörde bilinir olması önemli değil. İnsanlar hakikaten neden bu ödülü aldınız diye sorguluyorlar ve ödülü inceliyorlar. Biz Altın Pusula sayesinde müşteri kazandık. Aslında onlar bizi buldu ve bir- bir buçuk sene içinde meyvelerini toplamaya başladık. Aslında ödüller başarıyı tetikleyen faktörlerdir. Ödüllü bir PR şirketi ile çalışıyoruz demek insanların hoşuna gidiyor.

Ödül aldıktan önceki ve sonraki durumlarınızda değişme oldu mu? Müşteriye daha farklı yaklaşım sergilediniz mi?

Butik bir firma olduğumuz için bu tarz değil. Biz ‘Müşteriye ne hizmet veriyoruz?’ bunun derdindeyiz. Ve hakikaten de tüm müşterilerimiz bizden aynı anda aynı hizmeti alıyorlar. Bizde her müşteri aynı değeri hak eder. Daha farklı bir kıstasa girdiğin an müşteriyle olan diyaloğun da farklılaşır. Altın pusuladan önce de sonra da aynı fiyatı alıyoruz. Nasıl sektörel bazda fiyat artışı oluyorsa ya da zam geliyorsa o anlamda bir artış olabilir. Ama onun dışında bir artış olmaz.

Suyunuzu Boşa Harcamayın projesiyle Altın Pusula ödülünü kazanmayı bekliyor muydunuz?

Ben projenin yarısında katıldım. Ama Türkiye’de bir şeyler patlak vermeden bir şeyler yapıyorsanız ya da olayın tam ortasında yapıyorsanız o zaman etkili bir proje olur. Bu projeyi yaptığımızda İstanbul’da susuzluk vardı ve barajlar, göller kurumaya başlamıştı. Kadir Topbaş açıklama yaptığında da bizim projeden bahsetti ve onu sahiplendi.


Yaptığınız çalışmaları da göz önünde bulundurarak etkinlik yönetiminde PR’ın görevlerini anlatabilir misiniz?

Normalde müşteri tarafında bir kişiyi düşünün. Müşteriye gittiniz. Haftalık toplantıları var. Büyük şirketlerde böyle olur. Haftada bir gün gidersiniz müşteriye, zaten gün bellidir, bu konuşulmuştur. Sabah gittin, toplantıya girdin. Toplantıda kimler var? Pazarlama müdürü belki genel müdür ya da genel müdür toplantıya girmez de yardımcısı vardır. Toplantıda konuşuyorsunuz. X firma şu haberi çıkarmış, biz niye çıkarmadık? Ya da önümüzde bir açılışımız var, bu açılış için yapmamız gerekenler neler? Masa bayrağından tutun da, davetli sayısına kadar her şey konuşulur ama bir değil birçok toplantı yapılır. Önce ana başlıklar konuşulur ve PR ajansına verilir. PR ajansı da onun üzerine çalışmaya başlar. Mesela ne üzerine çalışılır? Davetiye. Davetiye için ortak bir ajansla çalışır. Aslında PR şirketi büyük bir şirketse kendi içinde bir grafikeri olur. Yazılacak davetiyenin şeklini hazırlar. Böyle çalışmalar müşteriye 3 alternatifli olarak gönderilir.

Bir kuyumculuk sektöründe çalışan şirket düşünün. Bağdat Caddesi’nde açılışı olacak. Bunun için kimleri çağırmak lazım. Kuyum işi ile ilgilenen popüler insanlar davet edilir. Hangi gün yapalım? Bunu düşünürsün. İlk önce gündeme bakılır. Öncesinden karar verilir. Diyelim cumartesi günü açılış yapılacak. Ne zaman yapılacak? Saat 14:00’da. Bu tarihte bir şey var mı ona bakılır. Tabi bu medya tarafının işi. Müşteri tarafının işi ise o gün orada kaç kişi ağırlıyoruz? 50 kişi. 50 kişi için catering şirketiyle anlaşılır. Yemek olarak ne veriyoruz? Ya da masa bayrakları nasıl olacak? Müşterinin rengi ne? Ona göre de bir kırmızı halı mı koyulacak? Hepsi ayrıntısıyla düşünülür. Bu PR’ın işidir. O gün geldiğinde de her şey konuşulur. Orada bir kayıt masamız var. Kimleri çağırdık? Kuyum sektörüyle ilgilenen gazeteciler, ekonomiciler, TV; sanat camiasından isimleri çağırırsak magazinciler de işin içine girer. Bu dengeyi kitleye, aradığın gazeteciye göre ayarlarsın. Gazeteciler geldi. Kayıt masamız var. Tabi bunlar daha önceden düşünülmüş olur. Kayıt masamızda bir arkadaşımız, hosteslerimiz var. Aslında o saniyeler o kadar önemlidir ki, hepsinin bir akışı vardır. PR yöneten taraf olduğu için program akışının saati saatine yönetilmesi de onun işidir. Açılışta kurdeleyi kimin keseceği bile çok önemlidir. Konuşma metni hazırlanmıştır. CEO konuşur. Tam kurdelenin kesileceği anda kişi eğer yönlendirilmez ve fotoğrafa bakmazsa, fotoğraf karesi alınamaz. Bu yüzden de basın bültenini yollayamazsınız. Benim fotoğrafçım fotoğraf karesi alamadığı için, ajans sorumlu olur. İşte bu yüzden fotoğrafçıya da brief vermek gerekir. Bazen konuşmacı konuşma metnini yapmadan kurdeleyi kesebilir. Bu sefer de program akışı bozulur ve bu da PR’ın hatasıdır.

Açılış oldu diyelim. İçeride tanıtımımız yapıldı. Kokteyl ve müzik başladı. Ses sistemimiz de önemli. Misafirleriniz kim ise ona bağlı olarak davet edilen basına ve davetlilere hediyeler verildi.

Açılış bitti fakat bu PR’ın işinin bittiği anlamına gelmez. Bunun hemen raporlarının tutulması gerekir. Nerelerde ve ne şekilde çıkmış olduğuna bakıyoruz. Sonra da diyoruz ki ‘Bakın biz buralarda çıktık. Buralarda çıkamadık ama şu sebepten dolayı çıkamadık.’ Diye rapor veriliyor. Ve etkinlik sonrası çıkan haberlere göre müşteri ya memnun olur ya da çıkan haberleri beğenmeyip bunun nedenini sorar.

Detaylar çok önemlidir ve PR’ın işini çok iyi yapıyor olması lazım. Çünkü beklentiler çok fazla ve herkes her şeyi iyi yapıyor. O zaman ne yapmamız lazım? Bizim daha iyisini yapmamız lazım gibi bir sonuç ortaya çıkıyor.

İletişim sektörünün geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Halkla İlişkiler sektörü daha az kişiyle daha fazla müşteri kazanmayı hedefliyor. Kadrolarda ‘Biz ne olacağız?’ sorusu da buradan çıkıyor. Bir kişi artık bir çok şeyi yapabiliyor ve bu yüzden ajanslar daha az kişi çalıştırmaya bakıyorlar. Teknolojinin hızla gelişmesi sebebiyle bir şeye aradığında çabucak ulaşabiliyorsun. Eskiden bülten yazmak zordu. Çünkü daktilo kullanılıyordu ve daha fazla insana gerek duyuluyordu.

Dergiler kapanıyor ve köşe yazarları giderek azalıyor. Hatta artık köşe yazarları internetten okunur oldu. ‘Zaman gösterecek ki köşe yazarları tıklama başına para kazanacak.’ diye söylentiler var. Sosyal ağlar ileride bizim haber kaynağımız olacak. Markalar sitelerini kuruyor ve kampanyalarını müşterilerine oradan duyuruyorlar.













Burcu Aygündüz-Tuğba Akpınar Röportajı
Mustafa Mutlu kimdir?

1961’de doğdu. Kadıköy Mehmet Beyazıt Lisesi’ni bitirdikten sonra üniversite sınavlarında sadece 5 tercihte bulundu... Beşi de o dönemde ülkemizde bulunan Basın Yayın Yüksek Okulları’ydı.

1984 yılında Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu.

Gazeteciliğe 1982 yılında Türk Haberler Ajansı’nda Gece Sorumlusu olarak başladı.

1984 yılında DÜNYA Gazetesi’ne Haber Müdürü olarak geçti.

1986-1996 yılları arasında bu gazetenin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yaptı.

1996’da SABAH Grubu’na geçerek, bir ekonomi gazetesi olan Liberal Bakışı çıkardı.

1998’de Türkiye’nin ilk ekonomi haber kanalı olan Kanal-E’nin Genel Yayın Müdürlüğü’nü yaptı. Kanalın Korkmaz Yiğit’e satılmasıyla bu görevinden ayrılarak, Star Gazetesi’nin kuruluşunda Ekonomi Müdürü ve yazar olarak görev aldı. 1999 yılında Ekonomi Müdürlüğü’nü bırakarak görevini yazar olarak sürdürdü.

2004 yılında VATAN Gazetesi’ne geçti.

Yazarlık görevini halen bu gazetede sürdüren Mustafa Mutlu, aynı zamanda 3 yıldan bu yana da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Saymanı olarak görev yapıyor.

Mutlu, 1999 ve 2003 yıllarında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Yılın Gazetecisi”, 2004 yılında Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği'nin "Yılın Yazarı" ödüllerini kazandı...

Bunların dışında da çok sayıda ödülü bulunan Mutlu, gazeteci Ferda Volkan Mutlu’yla evli ve 19 yaşında bir kız çocuk babası...

Mustafa Mutlu, 25 yıldır gazetecilik dışında hiçbir iş yapmadı.







Soru 1: Sizce Türkiye'deki basın özgür mü? Medyada özgürlük kavramından anladığınız nedir? Özgür olabilmesi için nasıl bir sistem olmalıdır?

Yanıt: Bu sorunun yanıtını verebilmek için; önce Türkiye’deki medyayı, “sermaye sahipliğine” göre incelemek gerekir.
Türkiye’de bugün yayın yapan gazeteler, televizyonlar, radyolar ve internet siteleri, sermaye sahipliğine şu kategorilere ayrılmaktadır…

1. Tarikat ve cemaat medyası: Zaman, Bugün, Vakit, Türkiye, Yeni Şafak…
2. İktidar sahiplerine yakın, akraba, eş-dost medyası: Star Gazetesi, Sabah, Takvim.
3. Sermayesi belirsiz; ancak tarikat ve uluslar arası lobilerin (Örn. Soroz vakıfları) olanaklarıyla ayakta duran medya: Taraf.
4. Holding medyası: Hürriyet, Milliyet, Vatan, Radikal, Haber Türk, Akşam, Güneş.
5. Küçük sermayeli medya: Sözcü.
6. Vakıf medyası: Cumhuriyet
7. İdeoloji gruplarına ve siyasi partilere bağımlı medya: Milli Gazete, BirGün, Yeni Çağ.

İlk üç grup; “yandaş medya” olarak adlandırılan ve iktidara yakın gazetecilerin yönettiği, iktidar yanlısı yazarların çalıştığı kuruluşlardır. Bu gruptaki gazeteler, doğası gereği iktidar aleyhine haber ve yoruma kapalıdır. Dolayısıyla kesinlikle BAĞIMLIDIR ve ÖZGÜR değildir.

Holding Medyası olarak adlandırılan grup ise bağımsız görünmekle birlikte, sahiplerinin medya dışındaki işleri, ve bu işlerin iktidar denetimine ya da iznine tabii olması nedeniyle bağımsız değildir ve özgürlükleri sınırlıdır. Son zamanlarda bu grupta iktidar aleyhine yapılan bazı yayınları yok etmek amacıyla yağdırılan vergi cezaları, bu grubun görünürdeki özgürlüğüne de gölge düşürmüştür.

Beş ve altıncı grup; diğerlerine göre daha bağımsız ve özgür gruplardır… Ama yaklaşık beş milyonluk günlük tiraj içindeki payları sadece 280 bindir.

Yedinci grup ise doğası gereği ideolojilere ve iktidarda bulunmayan başka siyasi partilere bağımlı ve özgürlükleri sınırlı medya kuruluşlarıdır.

Bir medya kuruluşunun gerçek anlamda bağımsız ve özgür olması için, haberlerin objektif yani tarafsız, yorumların ise özgür olması gerekir. Ne yazık ki Türkiye’de bu tanıma sığacak medya kuruluşu yok denecek kadar azdır.

Medya kuruluşlarının özgür olabilmesi için; sahiplerinin gazetecilik dışında başka işleri olmaması ve sahiplik müessesesinin kişilerden çıkıp çok ortaklı şirketlere ya da vakıflara dönüşmesinde zorunluluk bulunmaktadır.







Soru 2: Halkın eğitim düzeyinin haberleri doğru anlama ve yorumlama konusundaki etkisi nedir? Sizce haberi alanın mı eğitimli olması lazım yoksa medyanın genel seviyeyi düşünerek mi haber yapması lazım? Bu konuda asıl sorumluluğu kimde görüyorsunuz?

Yanıt: Halkın eğitim düzeyi elbette haberleri doğru anlama ve yorumlama konusunda etkilidir. Ne yazık ki ülkemizdeki gazete tirajları bu nedenle çok düşük kalmaktadır.
Türkiye’deki günlük yayın yapan ulusal gazetelerin toplam tirajı beş milyon civarındadır… Bunun bir milyona yakını spor, ekonomi ve magazin gazetesidir…
Geriye kalan 4 milyon gazeteyi ortalama 4 kişinin okuduğunu varsaysak; Türkiye’deki gazete okuru sayısı iyimser bir tahminle 16 milyon kişidir.
Oysa ülkemizde bugün itibarıyla tam 48 milyon seçmen bulunmaktadır.
Bu demektir ki; sandık başına giderek oy veren ve ulusal iradeyi oluşturan, ortak geleceğimizi belirleyen seçmenlerin 32 milyonu, diğer bir deyişle üçte ikisi hiçbir şekilde gazete okumamaktadır. Yani; Türkiye’de günlük gelişmelere kapalı, haberi ve bilgiyi medyadan almak yerine kulaktan edinen bir seçmen kitlesi vardır ve bu demokrasimiz için büyük bir handikaptır.

Tüm bunlar göstermektedir ki; halkın eğitim ve kültür seviyesi yükseltilmedikçe, gazeteler ne yaparlarsa yapsınlar, bu tirajlara mahkûmdur. Dolayısıyla “halkın seviyesine inmek” gazetelere bir şey kazandırmayacağı gibi, topluma da kazandırmayacaktır. Zira; okumayı reddeden bir halk söz konusudur.
Asıl sorumluluk, halkın eğitim ve kültür düzeyini yukarılara çekecek politikaları üretip uygulamayan siyasetçilerindir.

Soru 3: Gündem oluşturma kuramı ülkemizde ne sıklıkta kullanılıyor? Bu etik bir yöntem mi ?

Yanıt: Medyanın iki temel görevi vardır: Kamuoyunu yansıtmak ve kamuoyu yaratmak… “Gündem oluşturma” faaliyetleri, kamuoyu yaratma misyonu içinde değerlendirilmelidir.
Eğer toplum, çevre ve ülke çıkarları için bir gündem oluşturma faaliyeti söz konusuysa; bu elbette etiktir. Ama gündem oluşturma gücü günümüzde medyadan, iktidara geçmiştir. İktidar, istediği konuları gündemden düşürmekte ve istediklerini gündeme getirmekte oldukça etkin bir siyaset izlemektedir. Örneğin bir yolsuzluk olayı patladığında, hemen ertesi gün örneğin Ergenekon soruşturmasındaki bir gelişme iktidar mensupları tarafından yandaş medyaya sızdırılmakta ve yolsuzluk konusu unutturulmaktadır.
Bu; elbette etik bir yöntem değildir.


Soru 4: Sık sık siyasi iktidarı eleştirel yazılar yazdığınızı biliyorum, bu sizin için sorun yaratıyor mu?

Yanıt: Adım; iktidarın medya patronlarına verdiği istenmeyen yazarlar listesinde baş sıralarda yer aldıkça, bir fikir emekçisi olarak kendi işverenimle pazarlık şansım ortadan kalkıyor. Çünkü o, tüm baskılara karşın benim hâlâ yazmama “izin vermekle” yeterince özveride bulunur bir görüntüye sahip oluyor.
Ayrıca; yazdığım yazıların atrona vergi cezası olarak döndüğünü görmek de bir çalışan olarak beni derin endişelere yöneltiyor.
Ve yazdığım on yazıdan birine dava açılması yüzünden, zamanımın çoğunu gazetem yerinde adliye koridorlarında ve duruşma salonlarında geçiriyorum.

Soru 5: Basına uygulanan sansürü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yanıt: Hemen bir yanlışı düzeltelim: Bugün basına sansür uygulandığını söylemek kesinlikle yanlış… Çünkü sansür, gazeteye giren bir haber ya da yorumun, iktidar sahipleri tarafından yayından önce çıkarılmasıdır. Bu yüzden 12 Eylül döneminde birçok gazete, bazı haber ve yorum yerleri boş olarak yayınlanmak zorunda kalmıştır. Bu anlamda bugün bir sansür söz konusu değildir.
Ancak bunun yerine, akıl almaz bir “oto sansür” uygulanmaktadır. Yani iktidar sahipleri haberleri ya da yorumları gazeteden çıkarttırmamakta; ama gazete yöneticilerine duydukları rahatsızlıkları anlatarak, o konulardaki haber ve yorumların yayınlanmasını önlemektedirler… Örneğin; bugün, Başbakan’ın bir aile ferdiyle ilgili bir habere; yukarıda saydığım gazetelerin, en fazla bir ya da ikisi dışında rastlamazsınız… Çünkü bu “öğretilmiş bir yasak”, ya da diğer deyişle oto sansürdür.

Soru 6: Tarafsız basın olabilir mi, bir haberin tarafsız olması mümkün müdür?

Yanıt: Hayır… Gazetecilik mesleğinin doğası gereği, yukarıda da belirttiğim gibi gazetelerin iki temel görevi vardır: Objektif yani tarafsız haber ile tamamen özgür yorumlara yer vermek…
Evet; haberler tarafsız olmalıdır ama gazete yorum yazılarıyla tarafını belirlemelidir… Önemli olan, herhangi bir konuda bir yorumcunun ya da gazete yönetiminin taraf olurken, bağımsızlığını korumaya önem göstermesidir… Yani yer alınacak taraf belirlenirken, hiçbir baskı grubunun etkisi altında kalmamaya özen gösterilmelidir…

Soru 7: Köşe yazılarınızın konusunu neye göre belirliyorsunuz ?

Yanıt: Ben bir “gündem” yazarıyım… Yani ülkenin ve dünyanın gündeminde yer alan ve çoğunlukla gazetelerin birinci sayfalarında yer bulan haberleri yorumluyorum. Bu çoğunlukla siyaset olabildiği gibi, bazen ekonomi, dış politika, futbol ve hatta magazin de olabilmekte… Bu kadar farklı alanda yazı yazabilmek için olağanüstü bir çalışma temposu içindeyim. Çünkü köşe yazımla; gündelik olaylara farklı bir bakış açısı getirip, yazımı okunur kılabilmek için, müthiş bir araştırma maratonunu sürdürmek zorundayım. Bu anlamda; siz İleşim Fakültesi öğrencilerine bir konu hatırlatmak isterim: Ben de Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik Bölümü 1984 mezunuyum.
Bizim müfredatımızda yer alan toplam 44 dersten sadece 15’i meslek dersiydi… Geri kalanı ise, sekiz tane hukuk, dört tane tarih, dil, edebiyat, muhasebe ve ekonomi konularındaydı… O yıllarda “Bize bu dersleri neden okutuyorlar” diye çok düşünmüştüm ama bugün o derslerin hepsinin faydasını tek tek görüyorum. Çünkü o müfredat gazeteciden önce iyi bir “entelektüel” yetiştiriyor. Bu yüzden ben de bugün bu kadar farklı konularda rahatlıkla kalem oynatabiliyorum.

Soru 8: Köşe yazınıza konu aldığınız bir haberi çalıştığınız kuruluşun duruşuna göre mi yorumluyorsunuz, ters bir haber olduğunda bunu özgürce yazabiliyor musunuz, bu konuda size baskı uygulanıyor mu?

Yanıt: Köşe yazıma konu aldığım haberi yorumlarken genellikle gazetemle çelişmiyorum. Çünkü ben, kendi dünya görüşüme uygun bir yayın politikası benimsemiş olan bir gazetede çalışıyorum. Ara sıra çeliştiğimiz konular olduğunda ise; tamamen kendi duruşumu yansıtıyorum, gazetenin genel tavrını dikkate almıyorum. Gazete yöneticileri de “yorumcu özgürlüğü”ne saygı duyarak, bu “ender” çelişkilerde bana sorun yaşatmıyorlar.
Soru 9: Neden yazmak için Vatan Gazetesi'ni seçtiniz?

Yanıt: Bu çok ütopik bir soru… Türkiye’de insanlar ne yazık ki bırakın çalışacakları kuruluşu, yapacakları mesleği seçmekte bile özgür değiller. Bu nedenle; ben Vatan’ı seçmedim; Star’da çalıştığım dönemde yazdığım yazıları beğendikleri için Vatan yöneticileri 2004 yılında benimle çalışmayı istedi. Yayın politikası bana uygun olduğu ve özgürce yazacağıma söz verildiği için Vatan’ı seçtim. Son zamanlarda gazetem üzerinde kurulmak istenen bazı baskılara karşın, Vatan’da çalıştığım için mutluyum.

Soru 10 : Okulda öğrendiğimiz teorik bilgileri gerçek hayatta ne kadar uygulayabiliyoruz? Bize öğretilenle sektörde gerçekleşenler eminim farklıdır, genç iletişimcilere bu konuda ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?

Yanıt: Bu sorunun yanıtını da yukarıda verdik. Okulda bize en saçma gelen dersin bile; gazetecilik mesleğinde bir karşılığını mutlaka buluyorsunuz… Bazen haber yazarken bir oran hesabı yapmanız gerekiyor… Eğer matematiğiniz iyi değilse, çuvallıyorsunuz… Yine haber ya da yorum yazarken en az bir avukat kadar hukuk, en az bir muhasebeci kadar muhasebe ve iktisat, en az bir yönetici kadar idare ve ekonomi, en az bir hakem kadar futbol bilgisine sahip olmanız gerekebiliyor. Bu nedenle; genç arkadaşlarıma, tüm derslerine büyük bir hevesle sarılmalarını, hepsinin karşılığını önümüzdeki yıllarda meslek hayatlarında bulacaklarını, en azından hayata iyi bir “entelektüel” olarak hazırlandıklarını bilmelerini isterim.



















Reyhan Kolazlı-Fatma Banu Somuncu Röportajı
Aynur Çelikcan
Üniversitede hangi eğitimi aldınız?
Hacettepe Üniversitesi, Arkeoloji – Sanat Tarihi mezunuyum. Yüksek Lisansımı da aynı üniversitede Selçuklu Mimarisi alanında yaptım. Başarılı bir öğrenciydim; ancak okuma hevesim, edebiyat, kültür ve sanata olan ilgim, zorunlu akademik çalışmalarımın dışında, sosyal hayatta bana başka bir kapı daha aralamıştı: Gazetecilik… Lisede öğrenciyken, bir arkadaşımla birlikte her ay, hayranı olduğumuz bir kültür ve edebiyat dergisinin yazıhanesine gidip, gönüllü olarak aboneler için hazırlanan dergileri paketliyorduk. Bütün amacımız, o derginin yazarlarıyla, şairleriyle tanışabilmek, onları yakından görebilmekti.

Neden okuduğunuz bölüm dışında bir mesleği tercih ettiniz?
Bizim kuşağımız, naif ve biraz da kaderci bir kuşaktı. “Başka ne yapabilirim?” sorusunu sormadan önce, elinin altında ne varsa evvela onunla yetinmeye çalışırdı. Kader, benim için de ağlarını örmeye başlamıştı. Lisede paket yaptığım derginin, önce Abone İşleri Sorumlusu oldum. Bu görevi, aboneliğini yenilemeyen 3 bin kişiye mektup yazıp, pek çoğunun tekrar abone olmalarını sağlayarak, yani bileğimin hakkıyla kazanmıştım. Fakat gün gelip de bir gün o derginin Genel Yayın Müdürü olabileceğimi hayal bile edemezdim.
Üniversitede öğrenciyken dergi ve gazetelerde çalıştım. Hem harçlığımı çıkarıyordum, hem de bitmek bilmeyen enerjimle koşuşturuyor ve her gün yeni bir şeyler öğreniyor, her gün farklı bir ortamda, farklı insanlarla tanışıyordum. Olaylara birebir şahit olmanın, herkesin gazetelerden okuduğu gelişmeleri bir gazetenin mutfağından takip etmenin ve hatta pişirmenin dayanılmaz cazibesi, sanırım bu mesleği tercih etmemde en büyük etken oldu. Hele işin içine üzerine kalem oynatılabilecek bir kültür olayı veya bir sinema eleştirisi de girince, bu meslek benim için biçilmiş kaftandı.

TRT’ye ne zaman ve nasıl başladınız?
Üniversiteden mezun olduğum yaz, TRT’nin çektiği 13 bölümlük bir drama dizisinde Yapım Yardımcılığı yaptım. İlk kez kamera arkasında geçirdiğim o aylardan sonra, televizyonculuk virüsü de içime girdi. Dizi setinde edindiğim tecrübeler ileride işime yarayacaktı. Dizi bittikten sonra yine gazetecilik ve aktif muhabirliğe döndüm. Çünkü TRT’ye girmek o kadar da kolay değildi. Gazetecilikte yerel yönetimlerden kültür sanata, çalışma ve sosyal güvenlikten siyasi partilere ve Cumhurbaşkanlığı muhabirliğine kadar geniş bir yelpazede geçen koşuşturmam, TRT’de drama, eğitim ve kültür ve haberlere kadar uzandı. Bir süre özel bir kanalda, program içinde parti genel başkanlarının eşlerini tanıtan özel bir bölüm bile hazırladım. Televizyonculuk, sadece yazarak haberi veya olayı kotarmak değildi. Montajından arşivine kadar pek çok teknik donanım da istiyordu. Bunların hepsini mesleğin içindeyken öğrenmek mümkündü tabii. TRT’nin bu anlamda bir okul olduğunu söylememe gerek var mı bilmem?

Kaç yıldır Basın, Halkla İlişkiler ve Protokol bölümünde çalışıyorsunuz? Aktif gazeteciliği neden bıraktınız?
TRT’ye kadrolu geçme şansını yakaladığımda, televizyonculuğu, programcılığı bir kenara bırakarak haberciliği seçtim ve Ankara Haber Dairesi Başkanlığı’nda göreve başladım. TRT’de öğrendiklerim ve piyasada edindiğim tecrübe sayesinde işimde hiç zorlanmadım. Ancak, TRT’deki protokol haberciliği bana monoton geldiğinde, o zamanki adıyla TRT Radyo ve Televizyon Dergisi’nde daha çok kalem oynatabileceğim, kendimden bir şeyler katabileceğim dergi muhabirliğini tercih ettim. Yaklaşık 11 yıldır bu işi yapıyorum. Ankara’da bulunduğum yıllarda, derginin Editörü ve hazırlayanı olarak görev yaptım. Geçmiş yıllarda yaptığım dergiciliğin ve sayfa sekreterliği dahil pek çok teknik altyapının bana büyük kolaylık sağladığını gördüm. İstanbul’a tayinle geldiğimde ise yine derginin muhabirliğine devam ettim. Basın, Halkla İlişkiler ve Protokol Müdürlüğü’nde çalışmaktan dolayı, bu görevlerimi de aksatmadan yapıyordum. Ancak dergiyi her zaman ön planda tutarım.

Türkiye’de çalışanların %70’i okuduğu bölüm dışında bir meslekte çalışıyor. Siz de bunlardan birisiniz. Sizce bu ne kadar doğru?
Türkiye’de meslek seçimi hususunda, aksak giden pek çok şey var ve bunlar zincirleme birbirini takip ettiğinde, pek çok insan, belki de hiç hoşlanmadığı bir mesleği seçebiliyor ve hatta seçme şansı olmadan kendini bilmediği, sevmediği bir mesleğin içinde bulabiliyor. Burada öncelikli günah keçisi, daima eğitim sistemi olmuştur. Oysa Türkiye’de yeni yetişen bir bireyin ailesinden başlayarak, çevresi, sosyal bağlantıları, hobileri veya merakları, sonuçta o bireyin eğilimlerini belirleyen bu faktörler hep göz ardı edilir. Bir genç kız tiyatrocu olmak istiyordur ama eğitimini alacak puanı tutturamaz veya ailesi engel olur. Gençler de kademeli engellerin ardından elinde kalan ne varsa, sonunda onunla yetinmek zorunda kalır. Dolayısıyla mesleğini sevmiyorsa veya hiç ısınamamışsa, şikayetler başlar.
Aslında bence sorun, daha nitelikli, daha bağımsız ve pozitif düşünebilen bireyler yetiştirememekten kaynaklanıyor. Çünkü o çocukları yetiştirenler de eğitimden fazla nasibini alamamış insanlar oluyor genellikle. Çocuklarının daha yaratıcı ve iyi kazanç sağlayabileceği bir işe sahip olmasını isteyen anne-babalar, onların önüne fırsat koymak bir yana, çıkan fırsatları da duygusallaştırarak bir nevi engel oluyorlar onlara. Çocuklarından bir türlü kopamıyorlar; onları hem kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler olarak yetiştirmek istiyorlar ama bir yandan da bir fanusun içinde, hiç zarar görmeden, acıları, yorgunlukları tatmadan, engelleri aşmadan o yüksek hedefe ulaşmalarını bekliyorlar. Böyle bir dilemmayı ancak eğitimle ve devletin eğitim politikalarıyla aşmak mümkün bana göre. Anne veya baba, içinde kalan heveslerle çocuğunun mesleğini seçmeye kalkınca veya eğitim ve öğretimde, aldığı puana göre bir meslek seçmek zorunda bırakılınca, ortaya, merak ve eğilimlerinin dışında başka alanlara yönlendirilen, mutsuz çalışanlar çıkıyor doğal olarak. Türkiye’nin manzarası bu…
Bana gelince; ben mesleğimi bilinçsizce olsa da yine kendi karakterime uygun olarak ve hayatın bana hazırladığı şartlarla seçtim gibi geliyor. Hareketli, gözüpek, dikkatli, araştırmayı seven, yazarak ifade edebilen ve memur mesaisinden yıllarca kaçmış birinin bu mesleği seçmesi çok doğal. Akademisyen olmak için girdiğim sınavda en yüksek başarıyı gösterip sonra torpilli başka birinin alındığını görmek, hayallerimi yıkmadı. Çünkü benim “alaylı” tabir edilen başka bir altın bileziğim de vardı. Okul kantininde oturamadığım üniversite hayatım boyunca asıl kulvarım neyse ona döndüm.

Alanınız dışında çalıştığınız için hangi konularda zorlandınız?
Alanımdan kastettiğiniz şey diploma ise onun master’ını da yaptım. Uzmanlık alanım olan Sanat tarihi ve arkeolojik donanımım, bana gazetecilikte de televizyonculukta da arka planda çok şey kattı. Yönetmen olup uzmanı olduğum konularda belgesel de çekebilirdim. Ben haberi seçtim. Gerek okuduğum yüzlerce kitap, gerekse yaptığım akademik araştırmalar beni mesleğimde her zaman bir adım ileriye taşıdı.
Zorluklara gelince, iletişim fakültesinden mezun olmadığım için, meslektaşlarımla bir geçmişim, bir bağım yoktu. Sosyal anlamda, onlar “mektepli” ben ise “alaylı” idim. Gazetecilikte “ekip” olmak önemlidir. Bir zincirin halkası olmak, bu meslekte daha çok kollanmak anlamına gelir. Bugün muhasebesini yaptığımda, bu imkanlarından yararlanamadığım mesleğimde, kendi çabamla ve bireysel olarak pek de başarısız olduğum söylenemez. Kimbilir, belki iletişim okusaydım daha kolay becerebilirdim. Belki de hızlılık ve pratik düşünmede kuramsal öğretilerden uzak olduğum için bazı ayrıntıları daha kolay kavramışımdır. Bilemem. 

Neden başka bir bölüm değil de halkla ilişkiler bölümünü seçtiniz?
Bu meslekte en zor iş, anneliktir. Aktif gazetecilik hayatımda, kızımın hiçbir karne törenine, okul açılış törenine veya gösterilerine gidemedim. Bayramlar ve özel günlerde habercinin mekanı hiçbir zaman evi değildir. İyi ve başarılı bir birey olarak yetişmesini arzu ettiğim kızım için, mesela çok sevdiğim, başarılı olacağıma inandığım Drama veya Belgesel bölümlerini seçemedim. Habercilikte belli bir noktadan sonrası, hele TRT’de çalışıyorsanız, kısır bir döngüdür. Her şey monotonlaşır. Bu sıkıcılığı bahane ettim ama asıl hedefim, ergenlik dönemlerinde kızımla daha yakından ilgilenmekti, itiraf ediyorum.

Mesleğinizin avantajları, dezavantajları nelerdir?
Avantajları her zaman dezavantajlarından fazladır. Toplumda düşünen ve araştıran bir insan olmanın avantajıdır bu. Teknolojik yenilikleri takip etmek, toplumların eğilimlerine bakmak, gündemi farklı algılayabilmek, satır aralarını okuyabilmek, geçmişle geleceği karşılaştırabilmek, tarihe tanıklık etmek, bunların hepsi bir insan hayatı için önemli avantajlar, kazanımlardır. Gazetede, dergide yazarken veya program hazırlarken, her yazı, her program istenilen hedefe yaklaştırmaz insanı. Zamanla yarışmak ve zamanı iyi yönetmek önemlidir.
Ancak ne yazık ki popüler politikalar ve magazin bağlamında, mesleğinde ciddi ve kalıcı işler yapmak isteyenleri de pek çok engel bekler. Önemli olan işinizi sevmek ve onunla birlikte ilkeli bir şekilde yeniliklere açık olmak, faydalı işler yapmaya çalışmaktır. Bu, tavşanla kaplumbağanın yarışına benzer; bitiş çizgisini şimdiden görmek mümkün değildir elbette ama öyküyü bilenler, sonucu tahmin etmekte zorlanmaz.

Tele-Vizyon Dergisi’nde yazıyorsunuz. Konularınızı siz mi seçiyorsunuz yoksa editörden size herhangi bir yönlendirme geliyor mu?
Piyasada bir dergide çalışmakla kurum dergisinde çalışmak biraz farklıdır. TRT mensubu olarak zaten otokontrol sahibi olmak zorundayız. Dolayısıyla konuları özgürce seçiyoruz ama TRT Kurumuna ve kamu yayıncılığı ilkelerine ters düşmeme kriterini mutlaka göz önünde tutuyoruz. Bu kontrol bizim gözümüzden kaçsa, Yazı İşleri, Genel Yönetmen veya Editörün gözünden kaçmamalı. Ancak hangi alanda, hangi konuda yazmak istiyorsanız bunu seçme imkanınız var tabii. Gündeme göre yöneticilerden gelen istekler doğrultusunda yazı hazırlamak da mümkündür.

Yazılarınız dergide yayımlanmadan önce nasıl bir süreçten geçiyor ve bu süreçte hangi kriterleri göz önünde tutuyorsunuz?
Bir konuda bir yazı hazırlamak için öncelikle o konuda yayınlananları bilmeniz ve bir fikir sahibi olmanız gerekiyor. Kimler ne yazmış, nasıl yazmış, ne maksatla yazmış, öncelikle bunları muhakeme etmek gerekiyor. Seçilen konu hakkında mümkünse birkaç sağlam kaynak okumak veya o konudaki uzman kişinin fikrini almak suretiyle yazı yazma fikri olgunlaşıyor. Bence bir muhabir veya yazar her neyse, yazacağı konuya hakim olmak için önce kendi tasını doldurmalı. İşte o taşma anı, okuyucuya ulaşma anıdır. O tas boşsa bu mutlaka okuyucuya yansır. Dergi yazarlığı habercilikten farklı olarak daha kalıcı, daha genel çerçeveli ve ayrıntılı bir bakış ister. Dolayısıyla yazar önce kendi tasını doldurur, ardından aşırıya kaçmamak suretiyle biraz kalem oynatarak, yazıyı daha okunur, belki daha akıcı ve edebi bir forma sokmaya çalışır. Düşünce ve fikirlerini geniş okuyucu kitlesinin beğenisine sunarken, kendini arka plana atmayı da başarabilmelidir. Bu, iyi yazmanın, kamu yararı adına yazmanın ve aynı zamanda TRT gibi her kesimden insana hitap eden önemli bir kurum adına fikir beyan etmenin kriteridir.

Genellikle köşe yazarları kendi görüşlerinden çok çalıştıkları kurumların görüşlerini yansıtırlar. Bu ne kadar doğru? Sonuçta siz de bir devlet kurumunda çalışıyorsunuz, iktidarla ilgili bir yazı yazmak isteseniz ne kadar objektif olabilirsiniz?
Sanırım bunun cevabı beni aşar biraz. Köşe yazarları her ne kadar kurum görüşlerini yansıtsa da her yazarın üslubu, konuya yaklaşımı, yapılan işi biraz öznelleştirir. Eğer gençler veya okuyucu, kendi hayatında bir birikim, bir muhakeme gücü kazanmışsa ve gündemi iyi takip ediyorsa, satır aralarını rahatlıkla okuyabilir ve yorumlayabilir. Olaylara ve gelişmelere aynı paralelden veya aynı zaviyeden bakan yazarların toplandığı bir medya gurubunda hizmet vermek veya her telden çalan bir yayın organı olmak, yazarı bir noktaya kadar bağlar diye düşünüyorum. Elbette bunun için sağlam bir duruş ve iyi bir maddi birikim de gerekir. Özetle, her yazar, her zaman istediğini yazamayabilir ama emin olmak lazımdır ki, yazar söylemek istediğini mutlaka söyler. Bunu en iyi yapanlar da köşe yazarlarıdır. O da olmazsa kitap yazar. Objektif olmayı hangi açıdan ele almak gerekir bu ülkede, diye sorarsanız, emin olun susarım.  Söz konusu ben olduğumda ise, devletin, ülkemizin menfaatlerine ters düşen, genç nesillerin aklını karıştıran olumsuz yazılar yerine, kalıcı ve ışık tutan, pozitif konuları öncelikli olarak ele almayı tercih ederim. Siyaset, zemini sağlam olmayan bir alan; bir kamu yayınında yazmak adına, taraf olmama hususunu dikkate alarak, yazılarımı siyaset dışı konulardan seçerim. Zaten dergimizde siyasi yazılar veya yorumlar yayınlanmamalı, çünkü biz medya ve televizyon dergisiyiz. Kaldı ki siyasi görüşlerini duyurmak, fikirlerini yazmak isteyenler için internette bir blog oluşturmak artık hiç de zor değil.