17 Şubat 2011 Perşembe

Bertolt Brecht ve SARI ÖKÜZ

(duruma uyan ibretlik hikaye)



Ormanın birinde...
Aslanlar toplanmış.
"Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader....
Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük...
Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor,
ee balık yakalayacak halimiz de yok...
N'aapsak?"
Bir tanesi "En iyisi, ÖKÜZLERE SALDIRALIM" demiş,
"iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!"
Olur mu? Olur.
Hücum!
Ama evdeki hesap çarşıya uymamış;
Öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer...
Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış .
Aslanlar aç bilaç.
N'aapsak, n'aapsak?
"Tilkiye danışalım" demişler.
Tilki "kolay" demiş,
"beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim.. ."
Kabul etmişler.
Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş,
"saygıdeğer öküzler" demiş,
"aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar.. . Ama
Şu aranızdaki SARI ÖKÜZ var ya, sarı öküz, İŞTE SORUN O...
Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, VERİN ŞU SARI ÖKÜZÜ,
KURTULUN KARDEŞİM, HUZUR İÇİNDE YAŞAYIN!"
Öküz heyeti düşünmüş taşınmış,
"BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN"
mantığıyla, verivermişler sarı öküzü...
Aslanlar da afiyetle yemiş.
Bir gün, iki gün....
Tilki gene gelmiş.
"Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş ve
eklemiş: "Ama şu BENEKLİ ÖKÜZ var ya, benekli öküz,
o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, VERİN, KURTULUN!"
Öküz heyeti düşünmüş,
"OTLAĞIN SELAMETİ İÇİN"
teslim etmiş benekli öküzü..
Üç gün, dört gün...
Tilki gene gelmiş.
KUYRUĞU UZUN OLANI...
BURNU BEYAZ OLANI...
TOMBUL OLANI...
Tek tek alıp, gitmiş.
Otlak seyrelmiş.
Aslanlar semirmiş.
Bir gün... Tilki gelmemiş!
Gerek kalmamış çünkü.
Direkt Aslan gelmiş.
"Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin" demiş.
Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler,
"KEŞKE SARI ÖKÜZÜ VERMESEYDİK" demiş ama İŞ İŞTEN GEÇMİŞ.
İşte böyle arkadaşlar...
Öküzlük böyle bir şeydir...

16 Şubat 2011 Çarşamba

Bir Profesöre notumdur...

Neden her sorunun odağında kadın var Sayın Çeker? Neden kendinizi ve hemcinslerinizi bu derece aşağılamayı kendinize yakıştırıyorsunuz? Neden erkekleri, bu derece aç gözlü, zayıf ve aklı, beyni olmayan yaratıklarmış gibi sunuyorsunuz. Merak ediyorum, sadece kendi zihninizdekiler üzerinden mi bir genelleme yapıyorsunuz yoksa ciddi bir araştırmanın mı sonucu bunlar? Siz toplum bilimci misiniz? Ruh bilimci misiniz? Sahi siz necisiniz Sayın Çeker? Akılsız başınızdan daha çok çekersiniz siz Sayın Çeker!!! (Allah çektirmese bari)!!!

4 Şubat 2011 Cuma

Kadın böyle sevilir:)

Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsçada,Güneş ve Ay anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa, diğeriyse Mimar Sinan'dır.
Padişah kızını Rüstem Paşa'ya verir.
Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan'a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.
Üsküdar'a, Sarayın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii'nin temelini atar ve 1548 de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki etekleri yerleri süpüren bir kadının dış çizgilerini verir.
Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı'da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul'un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan'a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse 161 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan'ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser.
Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar'daki camileri aynı anda görebileceğiniz bi yer seçin. Ve 21 Martta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan'ın doğum günüdür. Göreceğiniz manzaraysa şudur mirim: Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar'daki camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır:)

Hıncal Uluç'a İthafen!

Sizi kınıyorum sadece bugünkü yazınızdan dolayı değil; sizi yazılarınızda hissettirdiğiniz sevgsizlik yüzünden kınıyorum. Defne'nin eşini hepimiz en az sizin kadar düşündük; üstelik de sizin anlamını bildiğiniz ama eyleme hiç dökmediğiniz empatiyi yaparak.. Ama Defne'nin eşini ve göz yaşlarını görünce; ben orada bir kadını sorgusuz sualsiz seven bir erkek gördüm; çünkü sorguya ve suale gerek yoktu, çünkü giden gitmişti..



Oysa sizin yazılarınızı zaman zaman okuduğumda; bir kadın tarafından hiç tam anlamıyla seviilmemiş bir erkeğin ezikliğini görür inceden üzülürdüm; bugünkü yazınızda bir kadını hiçbir zaman tam anlamıyla sevemeyecek bir erkek gördüm ve çok üzüldüm... İşte tam da bu sebeple siz Defne'nin eşine empati falan yapmayı denemeyin çünkü anlayamazsınız..



Ne yazık!!!

BeğenBeğenmekten Vazgeç ·