18 Kasım 2010 Perşembe

HALKLA İLİŞKİLER MESLEĞİNDE DENETİM EKSİKLİĞİ

İletişim çağının mesleği diyebileceğimiz halkla ilişkiler disiplini, “itibar” ile ilgili bir uzmanlık alanıdır. İyi bir itibar, bir anda kazanılamaz; dikkatli bir şekilde oluşturulması ve dürüstlükle yönetilmesi gerekir. Halkla İlişkiler faaliyetleri bir organizasyon ile hedef kitlesi ve hedef kitlesini etkileyecek kişi ya da gruplar arasında iletişimi sağlamak amacıyla yapılan önceden planlanmış çabalardır. Burada organizasyon, özel bir firma, kamu kurumu, sivil toplum örgütü ya da bir kişi de olabilir.
Kurulacak iletişimin hedefi dar ya da geniş bir kitle olabilir. Tanımdaki “iletişimi sağlamak” doğru bilgi akışıyla gerçekleşmektedir. Ve meslek ahlakı, bilginin manipülasyonuna izin vermeden bilgiyi en doğru şekliyle aktarmanın zorunluluğunu vurgular. Uluslararası Ahlak Yasası olan Atina Yasası(12 Mayıs 1965’de IPRA Genel Kurulu tarafından Atina’da kabul edilmiş, 17 Nisan 1968’de Tahran’da birkaç değişiklikle yeniden kabul edilmiştir.) bir maddesinde kesin ve kanıtlanabilir gerçeklere dayanmayan bilgilerin dolaşımını engellemek gerekliliğinden bahseder. Ancak uygulamada bu gerekliliği denetleyecek bir mekanizmanın olmadığı kendini hissettirmektedir. Meslek, yasalarla sınırlarını çizmiş ancak uygulamada yasaların uygulayıcılığını denetleyecek bir mekanizma bulunmamaktadır. Bu tebliğ; halkla ilişkiler disiplinin amacı ve bu amacı gerçekleştirmek adına sınırları çizilen etik ilkeleri doğrultusunda uygulamada yaşanan yanlışlıkları denetleyecek mekanizmanın eksikliğini vurgulamak ve bu açıdan çözüm önerilerini sunmak amacını taşımaktadır.
Halkla ilişkiler mesleğinde denetim mekanizması , halkla ilişkilerin ilgili tarafları olan yani halkla ilişkiler hizmetini veren görevli ya da ajans ile bu hizmeti talep eden kurum ile hedef kitle arasında karşılıklı toplumsal sorumluluğu bulunduğunu ve hedef kitleyi bu hizmet esnasında korumanın bilinci ile mesleğin yasal, ahlaki, doğru ve dürüst yapılmasını sağlamak üzere düzenlenmelidir. Amaç yasalarla belirlenen ilke ve esaslar doğrultusunda, halkla ilişkiler mesleği uygulamalarının yasal ve toplumsal yapıya uygunluğunu denetlemek olmalıdır. Halkla ilişkiler mesleği, ekonomik ve sosyal sorumluluk bilinci ile dürüst rekabet koşullarında hizmet vermeyi etik ilkeleri içinde benimsemiş bir disiplindir ancak uygulama açısından bakıldığında kolaylıkla etik ilkelerden sapıldığı da çeşitli ilişkiler söz konusu olduğunda görülmektedir. Bunu en çok medya ile olan iletişimde görmekteyiz. Oysa ki Roma Bildirge’sinde halkla ilişkiler mesleğini icra eden kurum, kuruluş ya da ajans için şöyle bir açıklama bulunmaktadır: Başka mesleklerden uzmanlarla işbirliğine girip çalışırken bu mesleklerin ahlak ve ilkelerini farklı tutmayacak, bu ahlak ve ilkelere saygı gösterecek ve bu ahlak ve ilkelerin çiğnenmesine bilerek taraf olmayacaktır. Mesleki etkinliklerini kamu çıkarına gereken saygıyı göstererek yürütecektir. Gerçeğe saygı göstermekle, bilerek ya da düşünmeden yalan ya da yanlış yönlendiren bilgi yaymamakla ve kasıtlı olmadan böyle bir davranışta bulunmaktan kaçınmak için gereken dikkati göstermekle her zaman yükümlüdür, der. Uluslar arası Etik Belgeleri’nden Roma Bildirgesi mesleğin etik içeriğini, kamuya, medyaya, ve diğer profesyonellere davranış, müşterilere davranış, meslektaşlara davranış olarak ayrı ayrı kodlamıştır. Ancak burada göze çarpan eksiklik bunu denetleyecek bir kurumun varlığının olmamasıdır. Halkla İlişkiler uzmanlarının meslek örgütü TÜHİD(Türkiye Halkla İlişkiler Derneği)’nün bu konuda yapmaya çalıştığı bazı çalışmalar ve düzenlemeler olduğu bilinse de dernekteki etik kurulun, mesleğin denetimi açısından yeterli olduğunu söylemek yanlış olacaktır. TÜHİD Etik Kurulu’ nun Görev Alanı ve yapılan şikayetlere ilişkin gerçekleştirilen işlemler; Derneğin resmi internet sitesinde:
a. TÜHİD’e iletilen ihlalleri incelemek ve karara bağlamak,
b. Gerek görülmesi halinde TÜHİD üyelerini veya ilgili tarafları konuya ilişkin bilgilendirmek,
c. Kamuoyuna yansıyan konularda medyayı bilgilendirmek olarak belirtilmiştir.
Şikayet edilen “iletişim” tarafı TÜHİD Üyesi ise sırasıyla;
• Yazılı uyarı
• İzleme
• Yaptırım uygulamak için disiplin kuruluna iletir
yaptırımları işleme alınır.
Şikayet edilen “iletişim” tarafı TÜHİD Üyesi değilse ;
• İletişim sektörü meslek ilkeleri çerçevesinde konu değerlendirilerek kendileri ile bilgi paylaşımı gerçekleştirilerek, meslek etiği ilkelerimiz hatırlatılır.
Şikayet edilen iletişim sektörü dışından iş dünyasından ise;
• Konu ile ilgili meslek etiği ilkeleri çerçevesinde olması gereken iletişim yönetimi kendilerine iletilir.
Şikayet edilen iletişim sektörü dışından medya dünyasından ise;
• Sektör örgütünün de onayı alınarak, medya kuruluşuna veya ilgili kişiye konu ile ilgili görüş belirtilir.
Uygulama açısından baktığımızda gerçek bir yaptırımın bulunmadığı ve dolayısıyla da etik dışı uygulamalar açısından caydırıcı bir yaptırımın ortaya konulamadığını görmekteyiz.
Halkla İlişkiler mesleğinin güven sorunu bulunmaktadır. Henüz tam manasıyla anlamının kavranamadığı ülkemizde, disiplin yeni yeni kendini göstermeye, ne olduğunu anlatmaya başlamıştır. Böyle bir ortamda bir de etik dışı uygulamalarla saygınlığını henüz kazanmaya başlamışken kaybetmesi kabul edilemez.

Denetim işlevi, önceden alınan kararlar doğrultusunda yapılan uygulamaların amaç ve planlara uygunluğunu araştırma mekanizmasıdır. Bu açıdan bakıldığında denetim işlevinde izlenmesi gereken aşamalar şöyle sıralanabilir(http://www.tampaylas.net/halkla-iliskiler-turizm-ve-insan-kaynaklari-ulastirma/44830-halkla-iliskiler-halkla-iliskiler-yonetimi-denetim.html):

Standartların saptanması (plan)
Uygulama sonuçlarının saptanması (yürütme).
Karşılaştırma yapılması (denetim).
Önlemlerin alınması (değerleme).

Bu sıraya uygun olarak öncelikle Halkla İlişkiler alanında plânlar düzenlenir, sonra onların uygulamasına geçilir. Ancak uygulama sırasında her zamana beklenen sonuçlar alınmayabilir. Plânlama hataları, diğer bölümlerin ve kişilerin yeterli desteğinin alınmayışı, bütçenin yetersizliği, Halkla İlişkiler elemanlarının(halkla ilişkiler sektöründe her seviyede çalışan tüm elemanlar) yetersizliği, mesajların kötü hazırlanması, hedefin yanlış çerçevelendirilmesi gibi nedenlerle beklenen etkinin her zaman hedef kitle üzerinde yaratılmadığı izlenebilir. Böylelikle elde edilen sonuçların bazen elde edilmek istenen sonuçlara uymadığı görülebilir. Bu durumda Halkla İlişkiler etkinliklerinde belirli sapmaların ortaya çıktığı görülür. Halkla İlişkilerde yapılan denetim ve değerleme sonuçları başka bir açıdan dört grupta toplanabilir:

Hedef kitlenin nicelik ve niteliği: Burada ne kadar hedefe ulaşabildiği, ulaşılanların tüm dinleyicileri ne ölçüde temsil ettikleri, nitelikleri vs. araştırılır.

Hedef kitlenin tepkisi: Kişilerin ilgilerinin çekilip çekilmediği, mesajın içeriğinin olumlu-olumsuz etki yaratıp yaratmadığı, mesajı anlayıp anlamadıkları araştırılır.

İletişim etkisi: Gönderilen mesajın fark edilen etkisi ve bunun etkisinin sürekliliği araştırılır.


Etki süreci: Kullanılan kanallar ve mekanizmaların hangilerinin etkili oldukları, hangi tutum ve davranışların etkilenebildiği araştırılır. Halkla ilişkilerde denetim işlevi oldukça zordur. Örneğin; basında işletmenin ne kadar yer aldığından çok okuyucu üzerinde ne kadara etki yarattığı önemlidir. Ancak bunu ölçmek de pek kolay değildir. Burada bir kez daha mesajın önemi ortaya çıkar. Mesaj son derece açık, anlaşılır ve etkileyici olmalıdır.
Bu konuda görüşüne başvurulan Türkiye Halkla İlişkiler Derneği Başkanı Fügen Toksü’nün Halkla İlişkiler mesleği’ndeki denetim eksikliği konusuna yaklaşımı şu şekilde: “Halkla ilişkilerde denetim konusu ilginç! Aslında söylendiği gibi ulusal ve uluslararası kurallar olduğunu, dünyada da çeşitli örgütlerle iç içe olduklarını ve bir denetleme mekanizması duymadığını belirttiler. Ama kendi düşünceleri açısından esas olanın etik kurallara uymak olduğunu düşündüklerini belirttiler. TÜHİD' in şu anda bir denetleme görevi bulunmadığını, yasalarla olmadığı sürece de yok sayıldığını, ancak TÜHİD’in Etik Kurulu bulunduğunu, sorunların ve şikayetlerin başvuru yeri olması için kurulduğunu söyleyerek, üç yıldır henüz, medyadan, iş dünyasından, iletişimcilerden yani taraflardan birinden şikayet almadıklarını belirttiler. TÜHİD' in meslek standartları çalışması bulunduğunu, ancak uzun süreçli bir mekanizma, zamana ihtiyaç olduğunu ve üyelik belgesini TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) içinde standarta bağlamayı düşündüklerini, böyle olduğu zaman biraz daha sınırların çizilmiş olacağını belirttiler”
Bu açıdan bir karşılaştırma yapmak gerekirse; Özgürlükçü bir demokratik sistemin temel taşı olan, “halkın gerçekleri öğrenme hakkı”nı savunmak; özgür ve sorumlu basının ve basın mensuplarının, meslek uygulamalarını, özgür ve saygın bir basından beklenecek düzeyde sürdürmelerine yardımcı olmak üzere, bu amaçları Basın Meslek İlkeleri şeklinde düzenleyip benimseyen gazetecilerin imzaladıkları bu sözleşmeyle bir Basın Konseyi kurulmuştur(http://www.basinkonseyi.org.tr/lang_tr/pressCouncilContract.asp). Ancak basın konseyi de şikayet mekanizmasıyla çalışmakla birlikte gerçek bir yaptırım olanağının bulunmadığı ortadadır. Basın konseyi başkanı Sayın Oktay Ekşi’nin; kendi gazeteci kimliği sayesinde basın konseyinin çalışmalarıyla ilgili haberler yapılabilmektedir. Bunun dışında konseyin çok büyük bir varlık gösterdiği söylenemez. Dolayısıyla gerek Türkiye Halkla İlişkiler Derneği ve gerekse Basın Konseyi faaliyetleri açısından işlevlerini denetim konusunda tam anlamıyla yerine getirememekte ve müeyyidelerin daha çok manevi düzeyde kaldığı görülmektedir.
O Halde Etik Kavramına Bakış…

İnsanın tüm eylemlerinde belirli bir nitelik, erdemlilik veya ahlakilik aranması çabası her zaman olagelmiştir. Bütün filozoflar insanların genel olarak uyacakları değerler belirlemeye çalışmışlardır. Tüm bu çabaların ortak niteliği, insanlığın ortak, evrensel değerlere sahip oldukları ya da olmaları gerektiği düşüncesidir. Hızlı toplumsal değişimlerin ve dolayısıyla toplumsal çalkantıların yaşandığı günümüzde insanlar, her alanda, belirli ve genel değer ilkelerine daha çok ihtiyaç duymaktadırlar. Meslek etiği, insanların çeşitli meslekleri uygularken uymak zorunda oldukları davranış kurallarıdır. Her meslek sahibi az ya da çok belirgin olan bu meslek kurallarını uygulamak zorundadır. Mesleki etiğin en önemli özelliği, meslekle ilgili davranış kurallarının dünyanın neresinde olursa olsun geçerli olduğudur. Diğer bir deyişle, aynı meslekten olan bireylerin, birbirleriyle veya müşterileriyle ilişkilerinde belirli davranış kalıplarına uymaları meslek etiğinin gereğidir. Meslek onuru, meslek etiğinin standartlarına veya mesleğin uygulamasına ilişkin kurallara sıkı sıkıya bağlıdır. Meslek etiğine aykırı davranan, ilke ve kuralları çiğneyen meslek mensupları yalnız kendi itibarlarına değil, mesleğin itibarına da zarar verirler. Örneğin, Tabipler Odası, Mühendisler Odası ya da Mimarlar Odası’nın kişi ya da kurumların uygulamadaki ölçütlere uymaları konusunda denetimler yapması mesleğin itibarı için oldukça önemlidir(Yaylacı: http://site.mynet.com/gulsunsahan/GULSUN/id16.).


İdeal veya standart etik, tanımlanmış bir is kültürünü (neyin nasıl yapıldığını) ima eder. Diğer is kültürlerinin pratikleri bu ideal kültürel yapıya göre değerlendirilir. Bu ideal, Halkla ilişkilerde olduğu gibi Halkla ilişkiler birliklerinin tanımladığı “etik prensipleri” olabilir. Bunun anlamı oldukça açıktır: Etiksizlik olmaz; is kültürü (is yapış biçimleri) farkları ve bu farkların altını çizdiği etik farkları olur. Bana on bir liralık bir sigortayı yüz bin liraya satan ticari kültürün etiğini belirleyen bu pratiktir. Bu da etiksizlik değil, tam aksine o ticari kültürün etiğidir. “Satılan malı koşulsuz geri getirebilirsiniz” ticari kültürünün etiği, “Satılan mal geri alınmaz” ticari ilişkisinin etiğinden üstün olarak nitelenemez. Birincisinin Yüksek etiğe sahip olduğu, diğerinin etiksiz olduğu ileri sürülemez. İkisi de, farklı ticari kültürel yapıları veya ilişkilerin etiğidir. Aslında, Halkla ilişkilerle ilgili olarak ön plana getirilmesi gereken etik konusu değil, is yapış biçiminin kendisi olmalıdır.

Etik olmayan iletişim, önce yalnızca dar bir çevreyi, iki ya da üç/dört kişiyi ilgilendirirken, kitlesel iletişimde kitlelere verilen mesajda etik dışı mesajların verilmesi; bir diğer deyişle doğru mesajın verilmemesi, kitleleri ilgilendiren bir durumdur ve olumsuz etkisi de çok geniştir; kuramsal olarak tüm toplumdur. Daha dar kapsamı ile o mesaja açık olan kitledir, kitlelerdir. Etik kavramı tüm iletişim tiplerinde önemli olmakla birlikte kitlelere yüzlerce, binlerce mesaj veren kitle iletişim araçları/medya ile çok yakından ilgilidir. Kitle iletişim araçlarını yönetenlerin, hangi kurallar çerçevesinde mesaj göndereceklerini, ülkeden ülkeye değişen biçim ve içerikteki hukuk düzenlemeleri ile belirlenmiştir. Ancak, tüm bu düzenlemelere karşın, bu kuralların öngörmediği düzenlemediği durumlar da olabilir; işte “etik” kavramı da bu gibi durumlarda önem kazanır(Aziz,2008:111).

Küreselleşmeyle beraber, ülkeler arasındaki ticari sınırlar ortadan kalkmaya başlamıştır. Bu durum, işletmelerin hem ulusal rakipleriyle hem de uluslararası rakipleriyle sürekli rekabet içinde olmalarına zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla işletmeler günümüzde daha sıkı ve zorlu bir rekabet ortamı içinde gelişimlerini ve devamlılıklarını sürdürmek zorundadırlar. İşletmelerin başarılı olmaları için küresel rekabet stratejilerini etkin bir şekilde kullanabilmelerinin yanı sıra aynı zamanda sürekli bir yenilik ve gelişim içinde olmaları gerekmektedir. Hız, standartlaşma, ortaklaşa rekabet gibi yeni kavramların ve yaklaşımların değer kazanmasıyla işletmelerin küresel rekabet ortamında başarılı olmaları da zorlaşmıştır. İşletmeler karlarını, pazar paylarını arttırmak ve devamlılıklarını sürdürebilmek için bu hızlı değişime ayak uydurabilmeleri gerekir(Bulut:2004:75). Günümüz küresel ortamında, işletmeler değişen şartlara uyum sağlamak, kendilerini bu değişime ayak uydurmak zorunda kalmaktadır. Bunun sonucunda, çok kısa zaman dilimlerinde ekonomik, sosyal, kültürel, teknolojik alanlarda meydana gelen olağanüstü değişim işletmeler içerisinde de birçok açıdan yeni yapılanmaları gerekli kılmaktadır. Önce ayakta kalarak yaşamlarını devam ettirmeyi daha sonrada büyüyerek daha güçlü, başarılı olmayı hedefleyen işletmeler için değişim, hayatta kalmayı başarmanın temel şartlarından birisi haline gelmiştir. Günümüz iş dünyasında, işletmelerin değişiminden kaçınma gibi bir seçenekleri kalmamıştır (Erdil, Keskin,2002:509). Küreselleşmenin getirdiği yoğun rekabet ortamı etik olmayan uygulama yönelimlerini de beraberinde getirmiştir. Bu etik dışı uygulamalar arasında haksız rekabet, marka kötüleme ve taklit gibi sorunlar öncelikli olarak kendini göstermektedir.

MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ AÇISINDAN ETİK PROBLEMLER

Müşteriye üst düzey bir çalışanla birlikte öneride bulunmak, sonra da işi genç, güvenilmez çalışanlara vermek, müşteriyi belki de hiç gerçekçi olmayan basında yer bulma “önerilerinde bulunarak” kandırmak, normal çalışma saatlerinin dışına çıkarak faturaya eklemek amacıyla, istenmeyen bir konuda geniş çapta dağıtılmak üzere basın dosyası hazırlamak, gereksinme duyulmayan bir denetim ya da alan çalışması yapmak, müşteri amaçları belirler ancak taktikleri de belirlemeyi şart koştuğunda buna boyun eğmek, yapılmayacağı çok belli olan bir işi kabul etmek, yanlış yönlendirici ifadelerde bulunmak, bir rakibin verdiği fiyat teklifini bilmek ve bunun hemen altında bir teklif vermek, rakibin bir çalışanını içeriden bilgi sızdırması karşılığında bağımsız çalıştırmayı kabul etmek, rakipler hakkında olumsuz bilgiler sızdırmak, müşteriyle uyumsuzluğa düşmemek için işe devam etmek; bir rakip büyük bir açıklama ya da basın toplantısı yapmayı planlıyor, birgün önce büyük bir basın toplantısı yaparak rakibi sahne arkasına itmek, anlaşılmaz bir dil kullanmak halkla ilişkiler meslek etiğine sığmayan davranış biçimleridir(Budd:1998:24-26).
Şayet şikayet mekanizması doğru çalışırsa; şikayet nedenleri, “kamudan gelen eleştiriler”, “bir üyenin ayağını kaydırıp yerine geçmek”, “gizli çıkarlar”, “yanlış bilgilendirme” ve “genel kabul görmüş mesleki çalışma standartlarına aykırı davranışlar” olarak sıralanmaktadır. Bu gibi durumlarda verilen çeşitli cezalar arasında üyelikten çıkarma, üyeliği askıya alma ve kınama cezaları bulunmaktadır. Davaların derneklere maliyeti çok yüksek olabilmektedir. Birçok ülkede hukuk düzeni, bu maliyetlerin karşılanmasını güçleştirmektedir(Lloyd,1998,12). Bu örnekler ülkemizdeki dernekleri özellikle de Türkiye Halkla ilişkiler Derneği’ni ilgilendirmekte ve uygulama açısından örnek teşkil edebilmektedir.

MEDYA İLE İLİŞKİLER AÇISINDAN ETİK PROBLEMLER

Ivy Lee, yayınladığı İlkeler Bildirgesindeki “Amacımız haberleri iletmektir, doğruluk bizim için önemlidir” ifadesinin sahibidir. Bildiri şöyle devam etmektedir: Amacımız, ABD basınında ve halkında ilgi ve merak uyandıran önemli konulara ilişkin belgeleri, ticari kaygılardan etkilenmeden ve üzerinde oynama olmadan olabildiğince çabuk iletmektir(Theaker:2006:205). Görüldüğü gibi 1900’lü yıllarda mesleğin gelişim sürecine girdiği ve doğruluğun esas kabul edilmesi gerekliliği vurgulanmasına rağmen halen bu konuda gerçek bir başarıdan söz etmek imkansızdır. Bu durumu özellikle medya ile olan iletişim açısından söylemek yanlış olmayacaktır.
Paton(2001), bazı halkla ilişkiler ajanslarının, serbest çalışan bazı gazetecilere, kendi ürünleriyle ilgili yazılar yazmaları için para verdiğini iddia etmiştir. Gazeteci, yazısını çeşitli gazete ve dergilere sunar. Eğer herhangi bir gazete veya dergi yazıyı beğenip yayınlarsa gazeteci hem yayıncı kuruluştan hem de ajanstan para almış olur. Metin oluşturulurken meydana gelen bu durumlardan habersiz okuyucu ise yazıyı gerçek bir habermiş yanılgısı içerisinde okur(Theaker:2006:208). Amerika’daki bu örnek bizim için pek de şaşılası bir durum olarak algılanmamalıdır. Keza, bu tip örnekleri ülkemizde de görmekte ve bilmekteyiz. Haberinin çıkması için basın mensuplarını sürekli arayan ve rahatsız eden halkla ilişkiler uygulayıcısından “hediye” adı altında neredeyse gazeteciye rüşvet veren ve bu rüşveti kabul eden gazetecileri de görmekteyiz. İşte bu noktada mesleğimiz açısından resmi bir denetim mekanizmasının eksikliği çok fazlalıkla hissedilmektedir. Ancak önemle vurgulanmalıdır ki hediye Türk Kültürü’nde önemli bir yer ifade etmektedir. “Hediye” insan ilişkileri açısından kültürümüzde yeri olan ve doğru yerde, doğru zamanda ve doğru şekilde kullanıldığında (bayram, evlenme, doğum günü v.s.) bir kavramdır ve ancak bu şekilde yerini bulmaktadır.
Halkla ilişkiler uzmanı, kamuoyunun algısına ve sağduyusuna güvenmek zorundadır. Yanıltıcı başlıklarla dikkat çekmeye çalışmak, haberlerde çarpıtma ve yalana başvurmak, uzun vadede mesleğin inandırıcılığını zedelemekten başka işe yaramaz. Halkla ilişkiler uzmanının sorumluluğu, doğru bilgiyi en açık şekilde ve anlaşılır biçimiyle sunarken aynı zamanda kurumların avantajları ile kamuoyunun faydaları arasında hassas br denge kurmak ve bu dengeyi koruyabilmektir. Medya ile ilişkilerde bezdirici bir yaklaşımla çoğu zaman bir yere varılamayacağı açıktır. “doğru mesajı doğru zamanda doğru kanaldan iletmek” en önemli silahlardan biridir. Gazetecilerle aradaki toplumsal ilişkiyi medeni ve ölçülü temellere oturtmaya dikkat etmek gerekliliği bulunmaktadır. Bu uygulamalar açısından bakıldığında Halkla İlişkiler Derneği, Ekonomi Muhabirleri Derneği ve Bilişim Muhabirleri Derneği tarafından 03.03.2003 tarihinde imzalanan bir deklarasyon bulunmaktadır(Aydede;54-56). Bu deklarasyon halkla ilişkiler ve medya ilişkilerinin içeriğini etik temellere oturtma çabası içinde olmakla beraber bunun dışındaki uygulamalarda hangi mercilere ya da uygulamalara başvurulacağı bulunmamaktadır. Bu da mesleğin denetim eksikliğini bir kez daha önümüze getirmektedir.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Halkla ilişkiler mesleği açısından baktığımızda; hukuk kurallarının, gelenek ve göreneklerin, meslek ahlak yasalarının, evrensel ve yerel kuralların yetmediği yerde etik kavramı devreye girmelidir. Ancak halkla ilişkiler mesleği, mesajı hedef kitleye ileten ve gelen tepkiye göre kendine yön veren bir iletişim sürecini işlettiğine göre, mesleğin denetim güçlüğü çektiği gerçeğini vurgulamak yanlış olmayacaktır. Bu açıdan bakıldığında meslek örgütlerine öncelikli olarak önemli ve ağır görevler düştüğünü söylemeliyiz. Burada önemli olan halkla ilişkiler mesleği uygulayıcılarının etik davranmaması durumunun nasıl belirleneceği ve bu durumda neler yapılacağıdır. Bu konudaki denetim mekanizması, gönüllülük esasına dayanan sivil toplum örgütleri olabileceği gibi, elinde ciddi yaptırım gücü bulunan ve haber alma esasına dayalı diğer bir deyişle şikayet mekanizmasını çalıştıran ve dolayısıyla etik dışı çalıştığı tespit edilen kurumlar açısından yaptırımlarla sonuçlanabilecek gücü elinde bulundurabilecek yeni kurumların oluşturulmasıyla sağlanabilecektir.

Yapılması önerilen önemli bir konu da, halkla ilişkiler denetim kurulunun kurulması, bu kurulun devletin resmi bir organı haline getirilmesi, kurulda mesleğin duayenlerine ve özellikle konunun uzmanı akademisyenlere yer verilmesi, ciddi yaptırım gücünün sağlanması ve kurulun sürekliliği, işleyişi açısından da çeşitli mekanizmaların devreye sokulması ki bu mekanizmaların başında gönüllülüğün sağlanması ve konunun yasalaştırılması önemle önerilmektedir.

Böyle bir kurulun oluşturulması ve işleyişinin sağlanması mesleğin itibarı açısından, mesleğe duyulacak güvenin devamı açısından büyük önem arz etmektedir. Şayet bu eksiklik giderilmezse hiçbir zaman arzu edilen itibarın mesleğe kazandırılamayacağı ortadadır.




























KAYNAKÇA

KİTAP
- Aysel Aziz(2008). İletişime Giriş, İstanbul: Aksu.
- Ceyda Aydede(2003). Profesyonel Bir İlişki, Medya ve Halkla İlişkiler, İstanbul, Rota.
- Herbert M. Lloyd(1998). Halkla İlişkilerde Meslek Ahlakı, İstanbul, Rota.
- John F. Budd; Jr,(1998). Halkla İlişkilerde Etik İkilemleri, İstanbul,Altın Kitap.

ÇEVİRİ KİTAP
- Alison Theaker(2006). Halkla İlişkilerin El Kitabı, Çev: Murat Yaz.
İstanbul: MediaCat.
MAKALE
- Güllüoğlu:146-155
- Zeki Atıl Bulut, “Küresel Rekabet”, Mevzuat Dergisi, Yıl:7, Sayı:75, Mart 2004.
- Erdil O. Keskin H. (2002), “Organizasyonel Değişimin Gerekliliği Değişim Sürecinin Özellikleri:Gebze Civarındaki Üretim İşletmelerinde Bir Saha Araştırması”, Niğde Üniversitesi:II. Ulusal Orta Anadolu Kongresi, Bildiriler Kitabı, Niğde

İNTERNET ADRESİ
- http://www.tampaylas.net/halkla-iliskiler-turizm-ve-insan-kaynaklari-ulastirma/44830-halkla-iliskiler-halkla-iliskiler-yonetimi-denetim.html
- www.hid.org.tr
- A.FarukYaylacı,“EğitimdeEtik”,
http://site.mynet.com/gulsunsahan/GULSUN/id16.htm
http://www.basinkonseyi.org.tr/lang_tr/pressCouncilContract.asp

SINIRSIZ BİR GÜÇ: KUANTUM İLETİŞİM

Belki de yeni bir bakış açısı ya da farklı bir perspektiften hayata bakmanın zamanı gelmiştir. Ya da en azından bu konu üzerinde düşünmenin ya da onu tartışmaya açmanın… Kuantum Düşünce ve onun hayatımıza getireceği kazanımlar. Üzerinde konuşmaya, düşünmeye ve inananlar için çalışmaya değer. Belki de bir sorun üzerinde düşünmekte fayda var: Hayatlarının en büyük amacına ulaştığını düşünürsek kişiler arasında iletişim açısından herhangi bir sorun kalır mı? İnsanın kendi gerçek benliğiyle tanışması olarak da yorumlanan kuantum düşünce yolculuğuna çıkmakta fayda vardır.

Hayatı yüzde yüz bilerek, isteyerek ve seçerek yaşamak mümkün mü? Burada önemli olan egosal olarak istemek değil egodan arınarak istemenin önemli olduğu söyleniyor. Eğer bu başarılabilirse hayatta her şeye ulaşmak da mümkün gözüküyor. O halde hayatımızı yöneten egodan sıyrılmakta yukarda bahsettiğimiz gibi kişisel gerçekliğimizle tanışmayı başarmaktan geçiyor.
Kuantum düşünce kuantum fiziğinin mantığını anlamaktan geçiyor. Ve Kuantum Fiziğini anlamak için de; Planck, Einstein, Bohr, De Broglie, Heisenberg, Schrödinger gibi bilim adamlarını ve teorilerini anlamak lazım. Kim bilir belki de gerçek Bohr’un dediği gibi; “kuantum fiziğini okuyan, eğer başının döndüğünü hissetmiyorsa onu anlamıyor demektir”.

Her şeye karşın Einstein'in şu düşüncesini de paylaşmak ona karşı bir şükran borcu olacaktır.

" İnsanın kendisi, doğasından gelen sınırlamalar ve yetersizlikleri olan kimliğinden özgür hissettiği anlar vardır. Böyle anlarda, küçük bir gezegenin bir noktasında, ebedi, anlaşılmaz olanın soğuk ama derinden etkileyici güzelliğine, hayretler içinde bakarak durduğunu hayal eder; yaşam ve ölüm içine akar ve ne evrim ne de kader yoktur, yalnızca var olmak vardır."(http://www.donusumkonagi.net/makale.asp?id=5826&baslik=kuantum_fizigine_felsefi_bir_bakis&i=kuantum).

Birinci Aydınlanma Çağı’na hakim olan “atomistik” kâinat/dünya görüşü, “bütün’ün anlaşılabilmesi için parçalara bölünmesi ve parçaların arasındaki ilişkinin saptanması gerektiği” şeklindeydi. İkinci Aydınlanma Çağı’nın “bütüncü” kâinat/dünya görüşü ise, “bütün’ün parçalarının toplamından daha büyük” olduğu savından yola çıkıyor ve oluşumların ya da sistemlerin doğasını anlamak için tümüne bakılması gerektiğini söylüyor. Bütüncü düşüncenin desteklerinden birisi, kuantum mekaniğinin “Potinbağ Teoremi.” Potinbağ Teoremi, ne kadar bölünürse bölünsün, maddenin temel olarak nitelendirebileceğimiz bir parçasının olmadığını, hiçbir parçanın diğerlerinden daha vazgeçilmez olmadığını, “bütün”ün birbirleriyle örülü olayların devingen ağı olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Potinbağ Teoremi’nin toplumsal yaşamdaki telmihi, “üstün ırk”, “üstün ulus” vb. kavramlarının yüceltilme nedenlerinin bilimsel değil, “politik” olmaları. Ve tabii, “en zeki”, “en çalışkan” vb. gibi kavramların da öyle. Bu çerçevede, toplumsal örgütlenmenin “üstünler”in dorukta yer aldığı piramitler, koniler yerine herkesin merkezden eşit mesafede durduğu daireler ve küreler olması gereği konuşuluyor. Potinbağ Teoremi doğrultusunda “madde”yi, yeryüzündeki yaşamın bütünü olarak yorumlamamız halinde, sadece insan ırklarının değil, milletlerin değil, tüm canlı türlerinin birbirlerinin yaşamlarıyla örülü birlikteliklerini gözetmek durumundayız. Hiçbir ulusun yaşam biçiminin diğerininkinden daha temel, dolayısıyla daha vazgeçilmez, dolayısıyla daha “üstün” olmadığını teslim etmek durumundayız(http://onarimcilar.blogcu.com/kuantum-fizigine-karsi-yeni-dunya-duzeni_9254401.html).


Kuantum Düşüncenin üst nitelikli bir düşünce biçimi olduğu söylenmektedir. Bu düşünce biçimi özel bir bilinç düzeyini gerekli kılmaktadır. Doğal olarak bu bilinç düzeyine girmeyi başarabilen bireylerin yaşam kaliteleri artmakta, ortak zeka alanında işlem yaparak “bütün” ün gücüne ulaşabilmektedirler. Bu da korku, kaygı, öfke ve suçluluk duygusu gibi; bireyin yaşamını engelleyen ve onu stresle buluşturan, enerjisini azaltan duygular tarafından yönetilmesini engelleyecektir. Bu durum daha sağlıklı bir yaşamı sunacaktır. Ve bu tür bir iletişim, derin ve uzlaşmacı bir ortam sunacaktır. Bu derin ve uzlaşmacı ortam önce bireyin kendi içinde başlayacak ve zamanla çevresiyle olan iletişimine yansıyacaktır.

Kuantum düşüncenin kuantum fiziğiyle bir bağlantısı var mı sorusuna cevap: Kuantum fiziği, klasik anlamdaki fiziksel maddenin enerjiye dönüştüğü bir alana sokar bizi. O alanda artık atom altı parçacıklar, hızla hareket eden enerji parçacıklarından başka bir şey değildir. Daha da ötesi bu parçacıklar insan düşüncesinin yaydığı enerjiye yanıt verirler. Bu alanı gözlemleyen kişi ile gözlemlediği parçanın birbirinden bağımsız, kopuk şeyler olmadığı çıkar meydana. Düşünceyle enerji, gözlemleyenle gözlenen, iç ile dış, burası ve ötesi arasındaki ayırımlar kalkar. Heisenberg’ in belirsizlik alanı dediği bu alanı, gönderdiğimiz düşünce paketçikleri varlık katar. Belli hale getirir. Kuantum alanının bir noktasına yaptığımız etki bütünü etkiler aynı zamanda. Siz bir şey düşündüğünüzde bundan tüm alan etkilenir. Kuantum Fiziği, fizikle fizikötesinin birbirine karıştığı bir noktanın adıdır(http://www.sufizmveinsan.com/fizik/kuantumdusuncetekniginedir.html).

Kuantum düşünce ile sıradan düşünce biçimi arasındaki farkı bu konuda yoğun olarak çalışan R. Şanal Günseli şöyle açıklıyor: Sıradan düşünce, düşük frekanslı düşüncedir. Korku vehim ve güvenlik ihtiyacından kaynaklanır. İnsanın kendi kontrolünde olmayan, gelişigüzel, otomatik ve yararsız düşüncelerdir. İnsanın doğumundan başlayarak çevreden aldığı mesajları, oluşan sahte bir benliğin otomatik refleksleri biçiminde cereyan eder. Kişi bu durumda seyirci gibi davranır. Sanki kendi kafasının içinde kendi kontrolü dışında düşünen bir başkası var. Bu yüzden kişi pasif durumdadır. Ne istediğinden çok, ne istemediğine odaklanır. Sorumluluğu yüklenmekten çok, hep bir başka şeyi suçlamaya yöneliktir. Oysa kuantum düşünce tekniğinde kişi, yaşadığı olaylar ile düşünceleri arasındaki bire bir ilişkiyi fark eder; şu anda yaşadığı her şeyin geçmiş inanç ve kabullenişlerinin sonucu olduğunu bilir. Kişilere ve olaylara takılıp kalmaz. Sebep aramaz, şikayet etmez. "keşke" demez. Sadece geçmişi arındırıp geleceği yaratmakla ilgilenir. Kuantum düşünce, insanın sakin bir uyanıklık durumundayken ürettiği yaratıcı düşüncelerdir(İndigo Dergisi:Sayı:45:Haziran 2009).

8 Kasım 2010 Pazartesi

Onları Bilmem Ama Siz YetenekSİZsiniz...

Şiddet nasıl tanımlanıyor biliyor musunuz? Güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümü olarak tanımlanıyor. Yani birçoklarının zannettiği gibi sadece bedenlere verilen zarar değildir şiddet; esas ruha verilen zarardır ve üstelik ruha zarar verildiğinde tamiri çok da güçtür. Hele bir de bu şiddet çocuklara uygulanıyorsa..

Şiddeti temelde dörde ayırıyoruz; Fiziksel Şiddet, Psikolojik Şiddet,Cinsel Şiddet,Ekonomik Şiddet.. Ben bu dört şiddet türü içinden psikolojik şiddetin çocuğa yönelik olanına dair bir iki kelam etmek ihtiyacındayım... Bakın psikolojik şiddet nasıl tanımlanıyor; Kişilerin bedensel veya kişilik özellikleri kullanılarak, baskı kurularak, duyguları kullanılarak istemediği muameleye maruz bırakılmasıdır. Korkutmak, tehdit etmek, aşağılamak, reddetmek, onların öz güvenini sarsmak amacıyla yapılan her türlü sözlü ve fiili tutum ve davranış biçimleri, psikolojik şiddet türlerindendir. Özellikle, küfür, küçümseme, hakaret, isim takma, tehdit ve tahkir gibi sözlü şiddet türleri, her şeyden önce öz güveni, şahsiyeti ve itibarı yok etmeye yarayan çok etkili ve/fakat tehlikeli bir yöntemdir. Diğer taraftan, fiili olarak gösterilen bazı tavır ve tutumlar da kişilerin psikolojik yönden olumsuz olarak etkilenmelerine sebebiyet vermektedir. Örneğin, çocuklardan bazılarını çok sevmek ve önemsemek, bazılarını da ihmal edip bazı haklardan veya imkânlardan mahrum etmek ve gereksiz yere cezalandırmak bu tür fiili psikolojik şiddet halleridir. Üstelik tamiri imkansız hasarlara yol açıyor şiddet...Şiddete uğrayan kişinin kişilik özelliklerini önemli ölçüde etkilemektedir. Şiddet; şiddet gören yetişkinlerde İNTİKAM duygusunun gelişmesine, çocuklarda ise ŞİDDET düşkünü, tüm sorunlarını şiddet yöntemi ile halleden çocuklar olmalarına, ya da şiddetten zevk alan çocuklar yetişmesine neden olur.

Neden bu konuya takıldığıma gelirsek; show tv'nin yayınladığı, "Yetenek Sizsiniz" programında reyting kaygısı uğruna çocukların ruh haliyle nasıl acımasızca oynadıklarını görmem ve buna uzundur tahammül edememem aslında..

Diyorum ki bu program ya bir an önce yayından kaldırılmalıdır ya da bu yarışma programına katılım yaşı; çocuklar için bir alt sınır taşımalıdır. Neden mi; çünkü, 4-5 yaşında bir çocukla, yaptığı performans sonunda dalga geçmek, "beğenmedim" demek "bu performansla sahneye nasıl çıkarsın" demek ya da "ileride senden birşey olacağını sanmıyorum" demek büyük haksızlık, haksızlığın da ötesinde caydırıcılık daha da ileri giderek aslında şiddetin ta kendisi, öyle bir programı kabullenmek de büyük gaftır bence.. Jüri üyelerini seçerken aralarına bir de onların yorumlarını denetleyecek, yanlış yorumların da kendilerine gelmelerini sağlayacak bir çocuk psikoloğu lazım, anlaşılan bu insanların çocuk ruhundan falan anladıkları yok.. Kendi evlatlarını el üstünde tutarken el çocuğu diye yapılan bu ötekicilik nedir allah aşkına?? Yaptığınız o sözde "komik" eleştiriler sonrasında çocukların ruhunda bir yara açabileceğiniz hiç mi aklınıza gelmemektedir. Neden her konuda olduğu gibi bu konuda da "empati" den yoksunuz; çocuk daha önemli daha değerli değil mi bizler için ve çocuklarla kurulacak iletişim daha büyük özen, önem ve yetenek gerektirmez mi?

İzniniz olursa malum yarışmanın malum jüri üyelerine seslenmek isterim: "halkın oluşturduğu jürinin bir üyesi olarak yarışmaya katılanları bilmem ama; siz YETENEKSİZsiniz!!!

4 Kasım 2010 Perşembe

Hevidar'ın Mektubu

Hevidar 1995 yılını 1996 yılına bağlayan geceyi nöbet tutarak geçirmiş, öyle yazıyor günlüğünde. Günlüğünden en çok aklımda kalan "Akademi" dediği yere gitmek istemesi, ama çok da umutlu değil oraya gönderilmesi konusunda çünkü eyleme girmediği için kendisini tecrübeli görmüyor, işte tam da bu sebepten kendini lanetlemiş. Demiş ki günlüğüne, "keşke fizik olarak biraz daha güçlü olsaydım, eğer öyle olsaydım şimdiye kadar bir çok eylemde olacaktım, bazen kendi kendimi lanetliyorum." Günlüğünde bazı sayfalarda listeler var;

"Rona: tutuklandı
Zekiya: şehit düştü
Ruken: şehit düştü
Zulan, Azime: şehit düştüler
Xezal: şehit düştü
Dicle: kaçtı
Dyan: bilmiyorum
Rojbin: ajan olduğu için öldürüldü
Zarhat: teslim oldu, cezaevinde öldürüldü.." Bu yazılanlar hepimizin bildiği şeyleri yeniden doğruluyor, eğer örgüte girersen o örgütten sadece ölün çıkar, çünkü ayrılmak istersen seni yaşatmazlar; yaşatmamışlar işte.. Teslim olup cezaevine gideni de ordakiler yaşatmamış..Liste çok kabarık, birkaç sayfada bir, listelerini tekrar etmiş Hevidar..

Ocak 1996 diye atmış tarihi: "dün farkında olmadan bir düşman operasyonu atlattık. Mucizelere inanıyorum dediğimde arkadaşlar kızıyor. Gerçekten bizi şimdiye kadar hep tesadüflerdir yaşatan..Sanırım daha karanlık yerdeyken yani şafak sökmeden düşman!! birkaç koldan operasyona çıkıyor. Dağ sisli olduğu için birşey göremiyoruz. Reşo arkadaş nöbetinde çok yakın yerde silah sesleri duyduğunu söyledi. Hemen hareket ettik, saklandık. Günlük operasyon yapıyorlar en çok da gece hareket ediyorlar. Bizim hayatta kalışımız gizliliğimizden kaynaklanmıyor ki, şans işte. Yoksa o an çatışmada ölebilirdik." Dağdalar, bölgeyi biliyorlar ama çok zor durumdalar 15-16 kişilik gruplar halinde yaşıyorlar. Çeşitli bölgelere dağılmışlar, birbirleriyle haberleşemiyorlar bile doğru düzgün; ama özgürlük diyorlar işte.. Bir mektup yazmış arkadaşlarına Hevidar:" Canım Feryal ve Sevgi; Bilemiyorum bu defter elinize ulaşır mı ya da bilmiyorum nerdesiniz, sağ mısınız onu bile bilmiyorum veya özgür kürdistanı belki ben değil siz görürsünüz" demiş mektubunda.. Haklısın Hevidar sen göremedin yaşasaydın da göremeyecektin; Feryal ve Sevgi'de göremediler. Ve günlüğün Feryal'in ya da Sevgi'nin eline de geçmedi, okuyamadılar. Belki onlar senden önce nefessiz kalmışlardır, bilmiyoruz. Özgür olmaktan bahsediyorsun ya ben onu anlamıyorum işte, başkasının özgürlüğünü çalmaya çalışarak kendine özgürlük kurmak istiyorsun; hepimizin birlikte nefes aldığı topraklarda "hayır ben tek başıma nefes alacağım, sen git diyorsun" öyle olmuyor işte Hevidar, maalesef öyle olmuyor. Çünkü, ben de kendi özgür ülkemin özgürlüğünün elinden alınmasını istemiyorum fakat ben,senden farklı olarak seninle birlikte nefes alabilirim bu topraklarda, çünkü benim senin varlığından hiç rahatsızlığım olmadı bugüne kadar hiç olmayacak da...
"Bugün 9 Şubat 1996 Çemçe dağlarının Madur mıntıkasında iç içe geçmiş kayaların arasında bir kış sürecinin çoğunu geride bırakmış bulunmaktayız. Tabii dışarda kalmıyoruz, bodrum büyüklüğünde bir sığınağımız var. Betondan değil taş ve topraktan yapılan bir sığınak. Ne yapalım imkanlar bu kadar. Dediğim gibi yüksek asi kayalrın arasındayız. 16 kişiyiz, 5 bayan 11 erkek var. Tabii herkesin sığınağı ayrı. Dedim ya beş bayanız, manganın komutanı benim. Biraz eski de olsa idare edecek bir sobamız var. Yerimizi kimsenin bilmemesi gerekiyor. İki kişi bile olsa bu kış burada kalmamızın anlamı parti için çok büyük. Düşman! ne yaptıysa bizi buradan çıkaramadı.Alçak düşman kışın bile operasyonlara çıkıyor" Senin deyiminle alçak düşman benim deyimimle vatanımın askerinin yapmaya çalıştığı kendi toprak bütünlüğünü korumaya çalışmak, Hevidar. Bu operasyonlar nedeniyle sadece geceleri hariç hiç soba yakmıyorlarmış, akşam olunca bir sigara ışığının bile yasak olduğunu anlatmış günlüğünde.. Bakın ne diyor; ne öğretilmiş onlara "Belki size zor gelir ama böyle de yapmak zorundayız. Yoksa yerimizi keşfeder düşman ve bir gün aniden gelir kampı basar ve hepimiz şehit oluruz. Bu kurallardır gerillayı yaşatan ve düşmanı başarısız kılan... Erzağım çok az, üç öğün çorba içiyoruz ve her öğünde bir tandır ekmeğinin dörtte biri kadarını yiyoruz. Yine her öğün kişi başına bir çay şekeri düşüyor. Bir şekerle üç dört bardak çay içiyoruz. Düşmanı sevindirmemek için bunları yapıyoruz. Ve asla sevindirmeyeceğiz. Gerilla hep böyle değil, önceki yıllarda imkanlarda hiç kusur yoktu. Ama gerilla böyledir bazen en büyük imkanlar bazen imkansızlıklar içinde savaşını verir.Kışları hep eğitimle geçiriyoruz, bahara daha güçlü çıkabilmek için. Kışın her gerilla baharın gelişini bekler, çünkü baharda iz bırakma korkusu yoktur. Yine kışın herhangi bir çatışmada kurtulmak zor, hele şubatta dışarda kalırsan düşmanın öldürmesine gerek yok, donarsın.. O yüzden günleri sayıyoruz, gerilla baharı büyük sabırsızlıkla bekliyor." Aldığı bir haberden bahsetmiş günlüğünde, dağdaki başka bir timin sığınağının duvarı çökmüş, ya bizim duvarda çökerse diye çok korkuyor, hissediyor insan o korkuyu, zaten açıkça söylemiş "içime bir korku düştü ya bizim duvar da yıkılırsa.. Tanrım, keşke kürt hikayelerinde bahsedilen uyku boncuğu olsa, iki ay uyusak hiç uyanmadan ve sonra mayısta uyansak.. Çok merak ediyorum ben bu günlüğe bir gün 1 Mayıs 1996 tarihini atabilecek miyim?" Günlüğündeki bu sayfayı okuduğumda o an herşeyi bırakıp hemen günlüğüne attığı en son tarihe baktığımı hatırlıyorum ve hiç unutmuyorum..Biliyor musunuz Hevidar'ın günlüğündeki en son tarih 6 Mayıs 1996..

3 Kasım 2010 Çarşamba

Hevidar (1)

Taksim'deki canlı bomba çok yaktı canımı.. Yıllar öncesine döndüm, her seferinde olduğu gibi.. Şu toprağımda yaşanan her terör olayında hep aynı sahneyi hatırlıyorum; sene 1996; Diyarbakır'da 2. Taktik Hava Kuvvetleri'nin pistinde bir dakika arayla inen kalkan skorsky'leri.. Yaralı askerleri getirmek için inen ve sonra tekrar havalanan helikopterler, üniforması kan gölüne dönmüş doktor... Nefesimi verdiğim o son ana kadar hiç gitmeyecek gözümden..

Oysa ne güzeldir Diyarbakır, ama adı geçtiğinde ilk aklıma gelen kare bu işte.. Çünkü; ben her şehit haberinde sadece o anları hatırlıyorum! Siz, orda görev yapan askerin, subayın geceleri hiç uyumadığını bilir misiniz? Çünkü, orda terör gece yaşanır, karanlıkta.. Karanlıkta kurulur pusu, geceye saklanırlar, gece vururlar, gece dökerler kanı.. İşte o yüzden de uyumaz güneydoğuda asker gece.. Hava aydınlanana kadar saatler gözlenir oralarda, her saat başı çalmayan telefon,o sessiz telefon bir olay olmadığının habercisidir aslında, derin bir oh çekilir işte o zamanlarda..Orda her akşam gariptir çünkü gerçekten sırtları gözler tüfek...

Dedim ya canlı bomba olayı çok etkiledi beni; vücudunu bin parçaya ayıran cana da yandım çünkü.. Sonra aklıma ölü ele geçirilmiş bir kadın teröristin sırt çantasından çıkan günlük geldi.. 1996 yılıydı o günlüğü okuduğumda, çok ağlayarak okuduğumu hatırlıyorum.. Günlüğü Türkçe yazmış; öyle de güzel yazmış ki ve öyle de güzel bir yazısı varmış ki.. 7 Kasımda başlamış günlüğünün ilk sayfasına, 7 Kasım 1995'te.."Kışa girmeden günlüğü yazmaya başladım, bugün 7 Kasım" diyor ilk sayfasında.. "Kaç gündür üstlenme hazırlıkları var, canımız çıktı desem yalan olmaz" diye devam ediyor. Okuduklarımdan anladığım dağın tepesindeler, sığınak yapıyorlar kendilerine ve aşağıya iniyorlar odun toplamak için ve sonra da onca yolu tırmanarak tekrar çıkıyorlar dağın tepesine; dedim ya çok perişan durumdalar.. "Manganın morali sıfır desem yalan olur, sıfırın altında eksi on..Bazı yaklaşımlar beni de canımdan bezdiriyor. Ve giden, bizi böyle zalimce terkeden arkadaşları daha çok aratıyor. Suya hasret biri gibi. Bu kışı nasıl atlatacağız bilmiyorum ama çok daha acı günlerimiz olacak bunu adım gibi biliyorum. İnsanlığa değer veren yol arkadaşları nerdesiniz. Keşke duyabilseydiniz" Günlüğün ilk sayfasına yazdığı bu notların ardından Tanrıya şükretmiş; bir mucize yaşadıklarını yazmış; çünkü onları takip eden mehmetçik etraflarını çevirmiş; diplerine kadar gelmişler.. Bilmem bilir misiniz, orada teröritler sığınakları çoğunlukla yerin altına kazar, içine girdikten sonra da üstlerini kapatırlar.. Bizim mehmetçiğimizin çoğunun bölgeyi çok iyi bilmediğini tahmin edersiniz heralde.. Ayrıca oralar dağlık ve ormanlık bölgeler, bölgeyi çok iyi bilen biri binlerce yıl saklanabilir orda.. Dolayısıyla mehmetçikler sığınaklarının üstünde yürümüş, ama daha sonra geri çekilmiş..İşte mucize dediği ve Tanrıya şükrettiği konu bu Hevidar'ın.. Adı Hevidar.. Hevidar "umutlu" demek, ama günlüğüne yazdıklarından anlaşılan o ki, hiç umutlu değil Hevidar.. Çantasında bomba olduğu için içinin rahat olduğunu yazmış Hevidar; aynen şöyle yazmış: "Bir çatışma olursa öleceğimi biliyorum, beni sevindiren tek şey bombanın olması, yoksa alçak düşmanın eline sağ salim geçmezdim" diyor..Alçak düşman!!! Biliyor musunuz; günlüğün herhangi bir sayfasını okurken bir an bile Hevidar'ı düşman olarak görmedim; göremem, görmeyeceğim de,asla.. Çünkü; biliyorum ya da tahmin ediyorum diyelim; biliyorum beyinlerinin nasıl yıkandığını, nasıl kullanıldıklarını ya da kandırıldıklarını... Cahiller, çaresizler, yokluktalar, yoksa bu ülkenin üniter yapısını bozmanın mümkün olmayacağını tahmin etmeleri gerekmez miydi..

7 Kasımda başladığı günlüğüne 28 Kasımda yazabilmiş tekrar... "Dün partinin kuruluş yıldönümüydü. Geçen yıl bu zamanları hep hatırlıyorum bizimle beraber yürüyen yoldaşları..En çok da Beriwan'ı anıyoruz." demiş. Sonra anladım ki Beriwan başka bir mangaya komuta etmek üzere ayrılmış aralarından, çok özlüyolarmış Beriwan'ı.. "Bugün ilk nöbet benimdi, hava çok güzeldi, arkadaşları yoldaşları düşündüm, eğer Beriwan gelirse oyna boynundan sarılmayı hayal ettim.Gelirse ona yazdığım günlüğü vereceğim, onu nasıl özlediğimi anlasın. Ona söyleyeceğim iki şey var, iki şeyi çok istiyroum; beni de kendi komutasına alsın ya da bir gün parti liderimi görmek nasip olsun bana. Bu hayallere öyle bir daldım ki bir saatin nasıl geçtiğini anlamadım hiç farkında olmadım."

3 Aralıkta tekrar tarih atmış günlüğüne; aslına bakarsanız günlük demek de pek doğru değil galiba, haftalık demek daha doğru, çünkü hergün yazılmamış deftere.. 3 Aralık diye tarih atmış ama bugün 10 Aralık diye devam etmiş.. "Bugün 10 Aralık. Halen alana kar yağmamış, eğitimlere o yüzden başlanmıyor. Gerçi bazen birkaç saatlik eğitimler oluyor." Eğitim dediği dergi okamakmış, dergi okuyup bi konu üzerine tartışıyorlarmış. Kışın gelmesini bekliyor Hevidar. Çünkü, bilirisiniz ya, kışın terör azalır, hava şartları geçit vermez pek kışın teröre.. İşte o malum kışı sığınaklarında geçirecekler, o eğitimlerde de dergi okuyup tartışacaklar..Yaptıkları bu eğitimler esnasında yapılan yorumlar birbirlerini kızdırıyor ve hiç çekinmeden birbirlerini tehdit ediyorlar. Yazılanlardan anlaşılan o.. "Böyle giderse bu yapının da tartışmanın da önü kesilir. Bu durumda bu kışı istenilen şekilde geçirmemiz biraz zor. Oysa bu yapı iyi eğitilse hepsi değil ama birçok arkadaş güçlü çıkabilirdi." Yazılarının bir yerinde telsiz haberleşmesinden bahsediyor Hevidar, çoktandır telsizi dinleyemiyoruz çünkü aküsü yok diyor ve hayal ediyor:" Beriwan arkadaşın sesini duysam, Irak Kürdistanı özgürleşti dese bana.. Tanrım o zaman ne mutlu olurum; Beriwan arkadaşın önerisiyle beni akademiye yollasalar, başkanı görsem heralde sevinçten ölürüm" diyor yazdıklarında.. O gün tam 25 kilo un taşımış ve sırt ağrılarından bahsetmiş yazdıklarında, tahmin edersiniz ki bir yandan da yerde taş üstünde yatıyorlar.. En azından ben öyle tahmin ediyorum... Sonra diyor ki, hergün şehit arkadaşlarını anıyorlarmış 3-4 saat.. ŞEHİT arkadaşlarını! İşte burda duruyor,düşünüyorum ve diyorum ki kendi kendime; haince yapılan saldırılar, kurulan pusular...O haince katledilişlerde bebekleri de hatırlıyorum çocukları da, bunlarda mı kavgaya dahil? Olmaz be arkadaş.. Sonrasında bu pusuyu kuran haince saldıran ölüyor sen bunun adına şehit diyorsun!!! diyemezsin,denmez, denemez, o olmaz işte... Sonra devam ediyor Hevidar, dört gözle ilkbaharı bekliyorlarmış, gelişmeleri.. 95 ten beri gelişen değişen birşey yok Hevidar, hala ölüyor ve öldürüyorsunuz, ama hala değişen birşey yok, olmayacak da.. yanıldım değişen birşey tabii ki var: şehitlerimizin sayısı; kaç bin askerimiz, sivil halkımdan kaç bin kişiyi daha öldürdünüz bilmiyorum daha geçenlerde masumca evinin balkonunda duran asker eşi Pınar'ı katlettiniz, daha yeni evlenmişti biliyor musun? Yani anlayacağın Hevidar sayılar değişiyor sadece...
Dört buçuk yıldır saflardaymış Hevidar, öyle yazmış.. 95 yılından pek hoşlanmamış çünkü çok acılar yaşamış o yılda.. Bir dahaki yıla sağ kalır mıyım bilmiyorum diyor Hevidar.. Ocak ayına girdiklerini ama hala kar yağmadığını söylüyor. Kar yağsa iyi olacak diyor çok üşüdüğünü hatta donduğunu söylüyor.. Okurken onunla birlikte ben de donuyorum; çok üşüyorum... 31 Aralık 1995 tarihinde yazdıklarında; "95 bizden çok şey aldı götürdü bakalım 96 bize ne getirecek" diyor ve nöbete gidiyor.. 96 size birşey getirmiyor Hevidar, hele sana hiçbirşey getirmiyor ama seni alıp götürüyor...






(Not: Hevidar'ın aşkı da var biliyor musunuz; sonra onu da anlatacağım sizlere..)