31 Mayıs 2010 Pazartesi

Arsız kadının tekiyim...

Makyajımı yapmadan sokağa çıkmamak,
Saçlarımı her zaman bakımlı tutmak,
Ahım gitmiş vahım kalmışken bile kendimi kadın gibi hissetmek istiyorum.


Tırnaklarım her zaman kırmızı ojeli, dudaklarımda nar kırmızısı rujum,
En şişko halimde bile kot giymek istiyorum.
Arkadaşlarımla komşuculuk oynamak istiyorum.
Kahkaham yeri göğü inleten, ağzımın kenarındaki çizgiler artık gülmekten ve konuşmaktan iyice belirginleşmişken bile mimikleri abartılı, eli kolu hiç durmayan bir kadın olmak istiyorum.
Mitinglere elimde bastonum, kolumda torunum katılmak,
Eşin dostun yardımıyla pankart açmak,

Yağmur altında bacak ağrıları içinde kıvranarak konser izlemek istiyorum.
Kar yağınca torunlarımı çağırıp düşüp kalçamı kırmadan karla oynaşabilmek için, "Koşun kar getirin, kartopu atalım evi batıralım, sonra temizlersiniz!" demek istiyorum.
En yakın arkadaşımın aldığı güzelim dut ağacımın altında, dizlerimizde kareli battaniyelerimiz,
Fonda U2,
Elimizde en sevdiğimiz ve bir türlü vakit bulup okuyamadığımız kitaplar,
Sehpamızda rakı, meze ve balıklar,
Gözlerimizde burnumuzun ucuna düşmüş kırmızı kemik gözlüklerimizle,
İki sayfa okuyup kıkırdayarak dedikodu yapmak,

Hayatı kutlamak,
Erkekleri çekiştirmek,
Yakalanınca da kızaran yanaklarımızdan makas alınmasını istiyorum.


Camları kalınlaşmış gözlüklerimle, hala kendi arabamı kullanmak, hatalı sollama yapan yaramazlara camı açıp el kol hareketleriyle kızmak istiyorum.
Torunlarımın aşk hikayelerini dinlerken, onlara acayip fikirler vermek istiyorum.
Onların en afacan sırdaşı ben olayım istiyorum.
Kendi yaramazlıklarımı anlatıp anlatıp "Siz de yapın çok eğlenceli, anne babanız kızarsa bana yollayın!" diyerek onları şımartmak istiyorum.
O yaşımda erik ağacının tepesine çıkıp erik toplamak istiyorum!
Çağlayı tuza banıp yemekten dilim her bahar yara olsun istiyorum!
Arkadaşlarıma en olmadık şakaları yapıp, çocuklarımı utandırmak istiyorum.
Ellerim titrediğinde klavyede rahatça yazabilmek için, Apple' a mektup yazıp her bir klavye tuşunu kafam kadar yapmalarını talep eden, ilk Türk kadını olmak istiyorum.
Gece vakti dalgalı denize girip boğulacak olduğum için zar zor kurtarılıp kocamdan azar işitmek,
Gecenin köründe uyanıp "Uykum kaçtı, midemde gaz var kalk yürüyüşe gidelim!" deyip uykusunu böldüğüm için, şap şup öpülmek istiyorum.

En pörsük halimde bile bana baktığında hayat arkadaşımın,
kendimi her halimde güzel hissettiren o afacan aşık gülüşünü görmek,
Anında yaramazca gözlerim dolu bir cevap vermek istiyorum.
En geç yaşımda, bugünkü kadar aşık olmaya devam etmek istiyorum.
Büyüyünce ben,
Hala küçücük bir çocuk gibi,
İçimden geldiği gibi yaşamak istiyorum.

Bir kadın

27 Mayıs 2010 Perşembe

Vıcık Vıcık Sözde Aşklar Çabuk Biter Arkadaş..

En çok neden rahatsız oluyorsun diye sorsalar, bir an bile düşünmeden vereceğim ilk cevap "Vıcık Vıcık Aşklar" olurdu. Hakkaten son derece yersiz buluyorum, bir kere iki insanın dakikada bir sanki birşeylerin üstünü örtmek ister gibi, "aşkııımmmm", "bebeğimmmm", "sensin benim aşkımmmm", "seni çok ama çok ama çok... seviyorum", "seni benim kadar kimse sevemez.." diye uzayan bana göre son derce yersiz ve çapsız lafları ne sebeple söylenmektedir? Dakikada bir insaf yahu.. Bir kere sen nerden biliyosun o adamı ya da o kadını bir daha senin kadar kimsenin sevemeyceğini, layık görmüyor musun aslında karşındakini sevgiye/sevilmeye, o zamn sen neden seviyorsun, ezik misin sen? Sonra daha dün tanışmıyordunuz arkadaşım, 2. gün nasıl ilişkiye girdiniz de bu kadar aşk falan.. Eros da artık iyice gevşedi, cıvıklaştı.. Bulduğu yere fırlatıyo okları.. Takdir edersiniz ki 2. gün aşık olanlar yakşalık 5. bilemedin 7. günde de evlenmekten bahsediyorlar. Hatta ve hatta kendi aralarında yüzük takanına bile rastladım, ama arkadaş ortamında o yüzükleri saklayanını da gördüm ben.. Ey Allah'ım bunların hepsine de şahit etme bizi.. Evleneni oldu mu diye bir soru varsa; Yok kardeş bunlar genellikle 2. bilemedin 3. ayda birbirlerinden nefret ederek ayrılırlar.. Ama gördüm evleneni de gördüm ama daha acısı 6. aya varmadan ayrıldılar, yanlış anlamayın tanışmaları, aşık olmaları, evlenmeye karar vermeleri, evlilk hazırlıkları, evlilik hepsi 6 ayı bulmadı...

"Yahu sanane" diyeniniz olursa, "olur mu banane"..
1. Her dakika ağzı açık bir Ebru olarak dolaşmak istemiyorum, salak sanmasınlar beni, öle ağzı bir karış açık etrafını seyreden..
2. Ben mutlu bir toplum istiyorum; uzun süreli mutluluklar istiyorum, az mutluluk çok pişmanlıktan yana diilim..
3.Samimiyetsizliklere şahit olmak istemiyorum.. İki dakka önce aşkımmm diye inleyen adamın/kadının 3. dakka neler yaptığına da şahit oldum çünkü ben..
4. Ben bu tüketim kültüründen, "tüket, hemen tüket, bir dakika daha fazla geçirme tüket at" emirlerinden fena sıkıldım. karşıyım ben bu kültüre ve dayanacağım karşısında gücüm yettiğince..
5. Bu kadar vıcık vıcıksın peki, o zaman daha yaratıcı ol arkadaşım, şaşırt hepimizi, takdir edelim..
6.Hatta daha da önemlisi siz bu kadar vıcık olunca ben sizin gibiler yüzünden "soğuk nevale" oluyorum, yapmayın arkadaş yapmayın işte...

Sıkıldım Herşeyden Diyosanız Yeni Birşeyler Denemek Lazım!!

Bu aralar herkesten aynı şeyleri duyuyorum, sanırım tıpkı herkes gibi.. Birine "nasılsın?" diye sorsanız, "ne olsun herşey aynı" diye bir cevap alıyorsunuz.. "O zaman yeni bir şeyler yap" diyesim geliyor.. sonra fark ettim ki aslında ben de aynı soruya aynı cevabı veriyorum, o zaman önce kendim yeni birşeyler yapmalı, yeni bir şeyler keşfetmeliyim.. Hani şu ölmeden önce yapılması gereken 100 şey gibi mesela.. Ne yapmalı ne yapmalı diye düşünürken kendi kendime, sıralamaya karar verdim aklıma ilk gelenleri...

1. Müzik arşivi oluşturmak mesela.. Müzik türlerine göre ayırıp en sevdiğim müzik türünü seçip çılgınca bir arşiv yapmak..
2. Film arşivimi düzenlemek.. En sevdiğim yönetmenin bütün filmlerine ulaşmak..
3. Pilatese başlamak, hem de hemen (laf aramızda hergün aynı sporu yapmaktan da sıkıldım)
4. Yeni bir kitap yazmak ama bu sefer akademik bişeyler yazmaktan bahsetmiyorum, mesela ne olabilir??? madem herkesin ilişki problemi var; hani etrafta adam gibi adam/ kadın yok ya; o zaman yazmadığım kitabın adını bile buldum "Haklıydın; Biz Hep Yitik Aşklar Yaşadık" Haklı olan kim mi; hepimiz:))
5. Yaşanmış tecrübelerin hepsini unutmak, herşeyi yeniden deneyimlemek mesela..
6. Yeni hatalar yapmak, hiç korkmadan..
7. Daha çok gülümsemek ve sonuçlarını izlemek büyük bir keyifle..
8. Evimin bi köşesini yeniden dekore etmek rengarenk, uyumsuz olsa bile en canlı renkleri seçerek..
9. Hiçbir zaman olmaz diyebileceğim birine "evet" demek mesela.. belki de yanılmışımdır bugüne kadar neden olmasın..
9. Aşka bu kadar değer vermemek mesela, ne de olsa gülden de tez solmuyor mu bu hayat, aşkı beklemekle geçirmemek lazım..
10.Bir gün derse çılgınca bir kıyafetle gitmek ve hiç bozuntuya vermeden ders anlatmaya başlamak, gözlemlemek öğrencilerin gülümsemelerini..
11. Bütün dostlarımı toplayıp normal ötesi bir parti vermek..


yazsam daha çoook yazarım, birinden başlayacağım yapmaya sonra sırasıyla hepsini yapacağım, hepsi küçücük şeyler ama biliyorum farklılaştıracağım en azından rutini... Sonra listeme lisede olmayanları ekleyeceğim.. Bir yerden başlamalı değil mi; bence herkes kendi listesini yapmalı hem de bir an önce:))

23 Mayıs 2010 Pazar

Hazin Bir Geri Dönüş Hikayesi

19 mayısı fırsat bildim, aldım oğlumu da yanıma, düştüm izmir'iğn yollarına.. Hava da ne güzeldi, İzmir'e gittikten sonra oracıkta karar verip gideriz istediğimiz sahil şeridine dedim kendi kendime.. İzmir'de ablamla ve yeğenlerimle buluştuktan sonra aldık soluğu Çeşme'de.. Kutladık bayramı gönlümüzce, Pırıl Hotel'de kaldık, bu arada oteli kesinlikle tavsiye ederim, Spasından pek bir faydalandık, rejimi bozduk, kendimizi yemeğe de verdik.. E böyle kaçamaklarda normaldir!!! Güzelce dinlenip aslında güzelce koşuşturup iyice yorulduktan sonra cumartesi dönmeye karar verdim İstanbul'a, pazar günü dinlenmeli pazartesi güne zinde başlamalıydık..

Cumartesi 14.15 de Pegasus havayollarından rezarvasyonumu yaptırmıştım. Alanda alacaktım biletimi. Uçuş saatinden bir saat önce alandaydık, oğlumla.. Check in sırası bize geldiğinde rezarvasyon numaramı ve nüfus cüzdanımı uzattım, işte o an yıldırım düştü sanki üzerime, 10 yaşındaki oğlumun nüfus cüzdanı babasında kalmıştı.. "Asla alamayız" dediler..." hemen fax çektireyim" dedim, "olmaz" dediler.
"Ama bakın oğlumun TC Kimlik numarasını vereyim, kayda girdiğinizde anne adı çıkacak karşınıza, nüfus cüzdanım yanımda olduğuna göre kanıtlayabilirim size annesi olduğumu" dedim, "tamam sizin Kaan Berke adında çocuğunuz olabilir ama biz nerden bilelim bu çocuğun Kaan Berke olduğunu" dediler. "İyi de nüfus cüzdanı yanında olsaydı da bilemezdiniz, çünkü oğlum 10 yaşında ve nüfus cüzdanında resmi yok" dedim.. Buna hiçbir mantıklı açıklama yapamadılar. "Uçağa bindirin, polis nezaretinde ineyim, Sabiha Gökçen'e babası nüfus kağıdını getirsin" dedim. "Hayır binemezsiniz uçağa" dediler, dedilerrr, dedillerrr... Uzunca bir konuşmadan sonra anladım ki almayacaklardı uçağa, sessizce ve kendime fazlasıyla kızarak oturduk bir koltuğa, Kaan; "üzülme annecim, senin suçun değil" dediyse de kendime bu düşüncesizlikten dolayı Pegasus a da yurt içinde uçmama rağmen bana bu kadar zorluk çıkarttıkları için çok kızdım.. Sonra biletimi erteletmek ya da açığa almak üzere bilet satış noktasına gittim, bana biletimin yandığını, hiçbir şekilde erteleme ya da açığa alma işlemi yapamayacaklarını söylediler.. Bu kadar koşuşturmam alandaki bir polis memururnun dikkatini çekmişti, yanıma gelerek problemin ne olduğunu sordu, ben de durumu anlattım. "Neden daha önce yanımıza gelmediniz hanfendi1 dedi polis memuru. " Biz hallederdik, Pegasus bunu hep yapıyor, THY ya da Atlas jet bu konuda daha anlayışlı, sonuçta sizin nüfus cüzdanınız yanınızdaymış; Gbt ye bkar hallederdik".. İşte bu noktadan sonra çıldırdım, çünkü o kadar konuşma ve koşuşturma sırasında vakit çabucak geçmiş, tüm yolcular uçağa alınmış ve kapılar da kapanmıştı... 200 lira daha fazla kazanmak için müşteri kaybetmeyi göze almış olduklarını hiç düşünmek istemiyorum, müşteri memnuniyeti adına herhangi bir çaba göstermemeleri aksine son derece iletişimden ve empatiden uzak yaklaşımlarına hiç anlam veremiyorum.. Bir iletişim fakültesinde çalışan öğretim üyesi olarak derslerim de bu konuyu her fırsatta öğrencilerimle tartışarak nedenini bulmaya çalışmak en doğal hakkım sanırım..

Sonra ne mi yaptım???

Bütün uçaklar doludu, en yakın uçuş için çok uzun beklemem yapmam ve o durumda bile Atatürk Havaalanına inmem gerekiyordu. Oysa ben sabiha Gökçen'e inmeliydim. Otogara giderek otobüsle döndük,tabii her zaman kullandığım otobüs firmasında yer bulamadığım için başka bir firmayı tercih etmek zorunda kaldım, çok uzun ve çok yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul'a vardık...

O an şunu düşündüğümü hatırlıyorum: "İzmir'in bile İstanbul'a dönüşü güzel"...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Biri bana mantıklı açıklama yapsın???

Evet biri bana mantıklı açıklama yapsın, nedenini anlatsın; neden tek dil, tek bayrak olamıyoruz, neresidir götürülmek istediğimiz yer? Aydınlığa çıkmak için harcanan çabalar, yeniden karanlıklara gömülmek için midir..

Biri bana mantıklı bir açıklama yapsın!!!

14 Mayıs 2010 CUMA Resmî Gazete Sayı : 27581
BAKANLAR KURULU KARARI
Karar Sayısı : 2010/370
Örgün eğitim kurumlarında Arapça eğitim ve öğretiminin yapılması; Milli Eğitim Bakanlığı’nın 24/3/2010
tarihli ve 1896 sayılı yazısı üzerine, 14/10/1983 tarihli ve 2923 sayılı Kanunun 2 nci maddesine göre, Bakanlar
Kurulu’nca 8/4/2010 tarihinde kararlaştırılmıştır.
Abdullah GÜL
CUMHURBAŞKANI
Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan
C. ÇİÇEK B. ARINÇ A. BABACAN M. AYDIN
Devlet Bak. ve Başb. Yrd. Devlet Bak. ve Başb. Yrd. Devlet Bak. ve Başb. Yrd. Devlet Bakanı
H. YAZICI F. N.?ÖZAK M. Z. ÇAĞLAYAN F. ÇELİK
Devlet Bakanı Devlet Bakanı Devlet Bakanı Devlet Bakanı
E. BAĞIŞ S. A. KAVAF C. YILMAZ S. ERGİN
Devlet Bakanı Devlet Bakanı Devlet Bakanı Adalet Bakanı
M. V. GÖNÜL B. ATALAY A. DAVUTOĞLU M. ŞİMŞEK
Milli Savunma Bakanı İçişleri Bakanı Dışişleri Bakanı Maliye Bakanı
N. ÇUBUKÇU M. DEMİR R. AKDAĞ B. YILDIRIM
Milli Eğitim Bakanı Bayındırlık ve İskân Bakanı Sağlık Bakanı Ulaştırma Bakanı
M. M. EKER Ö. DİNÇER N. ERGÜN T. YILDIZ
Tarım ve Köyişleri Bakanı Çalışma ve Sos. Güv. Bakanı Sanayi ve Ticaret Bakanı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı
E. GÜNAY V. EROĞLU
Kültür ve Turizm Bakanı Çevre ve Orman Bakanı

Tanrı İstemedi..

"Futbol asla sadece futbol değildir" biliyorum. Öyle ki savaşlara bile ara verilirmiş bu yüzden biliyorum. Oyuncusu, antrenörü, koçu, başkanı, rakibi, spor yazarı, eleştirmeni kazanırmış bu işten, biliyorum. Ama ilgilenmiyorum, ben taraftarlık ruhuyla ilgileniyorum, istiyorum ki sahadaki 11 de benim gibi bizim gibi hissetsin. Çıksın şampiyon gibi oynasın, o ruhu görelim en azından hissedelim istiyorum. Hayal kırıklığı olmasın diyorum..

Şampiyonluk maçının olduğu gün giydim formamı ama içimde tuhaf bir hisle.. Kendi kendime sevinç hissi böyle değil, biliyorum tanıyorum dedim. Sonra hemen düşüncelerimden vazgeçtim, getirme aklına öyle şeyler diye.. Caddeye çıktım bir ara, daha vakit erkendi. Erken falan dinlememişti sarı-lacivert ruhu dökülmüştü caddeye. En çok caddenin yolunu daha önce hiç bilmeyip de sadece o ruhu yaşamak için kalkıp kimbilir taaa nerelerden gelenler yaşarttı gözlerimi, iyi hissettim.. Sonra döndüm evime.. Çok yakın dostum "hadi kalk caddeye" dedi.. Koşarak gittim elbette içimde o tuhaflıkla...

Ellibinler staddaysa onbinler de caddedeydi; trafik kapanmıştı, bütün cadde bizimdi, dev akranlarda maç veriliyordu; evde gibi izliyorduk işte, evimizdeydik, caddedeydik... İlk golle birlikte içimdeki his geçer sandım geçmedi, aksine telaşlandım, bu kadar çabuk attık diye..

Sonra "hadi yürüyelim" dedim dostuma sanki atacaklarını hissettim o golü görmek istemedim.. Durduk bir yerde maçı izlemeye devam ettik, her geçen dakika taraftarın siniri, stresi artıyordu.. Bu kadar şanlı taraftara bu yapılmaz diye düşündüm, bu kadarı fazla, atacağınız sadece bir gol aslında.. Fenerbahçe değil de Trabzonspor şampiyon olmak için çıkmıştı sanki sahaya... Bütün hafta şike iddialarıyla gaza gelmişti karadeniz ruhu.. Toraman kendi kalesine gol atmış dediler, anladım.. Bütün Türkiye anti fenerliydi.. Bu kutsal ittifaka yenik düşecektik, sabahtan beri olan huzursuzluğum yerini sakinliğe bıraktı, artık emindim gitmişti şampiyonluk...Maç bittiğinde Beşiktaş bir gol daha atmış dediler; aynı anda yokmuş öyle bişey diyenler oldu. Beşiktaşın golüyle olacaksa olmasın dedim içimden, olmadı da zaten...Önemli miydi; tabii ki önemliydi; üzüldüm mü üzülmek ne demek kahroldum..Eve doğru yol almaya baladığımda ağlamaktan yüzü gözü şişenleri, küfür edenleri, yakaranları teker teker selamlayarak geçtik. Aynı şekilde içim acıyordu, sadece tepki vermiyordum.. Sonra duydum ki stadı ateşe vermişler, içlerindeki yangın o dedim kendi kendime; sadece bir yansıması.. Elbette onaylamadım, hatta çok kızdım ama anladım...

Bu sabah uyandım, golleri bir daha izledim, sonra kaçan kaçırdığımız golleri, onlarca kere rakip kalenin yoklanışını.. "Tanrı istememiş" derken buldum kendimi.. Daha sakinleşmiş, biraz daha dinginleşmişken izleyince başka bir gözle başka bir yürekle izledim renklerimi ve kararımı verdim. Evet gerçekten Tanrı istemedi.

Tanrım bana kızmazsan sana bir soru soracağım: "Acaba sende mi Anti Fenerlisin?"...

16 Mayıs 2010 Pazar

İndi Perde Ruhlarımıza...

İki gündür yazmak istiyorum ama elim tuşlara gitmedi bir türlü. Hala ne yzacağımı bilmiyorum, başlarsam duygular, düşünceler bir anda tuşlara dökülür diye düşündüm, açtım sayfamı.. Galiba duygular, dostluk gibi kelime anlamı açısından olumlu ve sağlam ama yaşanış biçimi açısından içi boş konular üstüne yazmak istiyorum. Bu aralar dikkat ediyorum etrafta bir sahteliktir almış başını gidiyor. Birbirine yakın zannettiğiniz insanların aslında zannettiğiniz kadar yakın olmadığına şahit oluyorsunuz, çünkü biri diğerinin arkasından başlıyor konuşmaya, anlatıyor sırlarını birer birer.. Gerçekten o kadar zor mu; iki kişinin bildiğinin sır olarak kalması. Gerçekten o kadar zor mu birilerine sırtınız dönebilmeniz, her zaman arkayı kollamak zorunda mı hissetmeli insan kendini.. Şöyle bir ağız tadıyla güven duyamaz mı insan. Düşünmeden arayıp ne geçiyorsa gönlümüzden anlatmak, kızdığımızda söylemek, mutluluğumuzu paylaşmak, sebepsiz yere açıp seviyorum arkadaş seni diyebilmek, en önemlisi bunları hissettiren ve yaşatan sağlam bir insanı yakalamak..
Sadece arkadalık değil duygusal ilişkilerde de çok zor bu hislerle dolabilmek.. Tüketim kültürü bize emrediyor çünkü: "Tüket ve hemen at". Ne elde etmek için uğraş, ne de kalıcı olmak için. Herzaman kolayı tercih et, zor olanla vakit kaybetme. Madem Tüketim kültürü böyle emrediyor, o halde bu topluma ayak uydurmak için, dışlanmamak için böyle davranmak zorundayız öyle mi? Öyle değil, olmamalı. Bunda teknolojinin de çok büyük etkisi var; bu teknoloji perde çekti ruhlarımıza. Sanal alemlerde yaşanan duyguların sahteliği kadar sahte oldu hayatlar. Bilgisayarların açma düğmesiyle başlayan hayatlar kapama düğmesiyle bir süreliğine durdurulur oldu. İnsanlar sokaklarda, evlerinin içinde aldıkları nefesi bile resmedip paylaşır oldu sosyal alemde.. Bazen düşünüyorum bu insanoğlu ne teşhirciymiş diye!!! Ama uyum yasası devreye giriyor, yaptırıyor insanoğluna istediğini, aksi halde izlenmez, istenmez, arzu edilmezlikle suçluyor; eh bu durumda gereken yapılıyor. Ruhlar donuklaşıyor, sahteleşiyor..
Şimdi tüm bunları bilirken hala bazı kavramlardan bahsetmek ya da bunları istemek uyum yasasına ters düşmüyor mu? Düşüyor tabii; o zaman akıllı olmak ve gerekeni yapmak lazım.. Duygusuz, ruhsuz, kolay, tüketen ve tükenen...
Ya da.. Ya da bildiğin yolda devam etmek, istemek, bilmek beklentilerini ve ne olursa olsun vazgeçmemek kendinden.. O zaman ee o zaman en hayırlısı olsun hakkımızda...

14 Mayıs 2010 Cuma

Gerçekten düşünmek lazım!!!

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ YASAKLANMADAN BU OLAYIN ÜZERİNDE DÜŞÜNELİM...
Darbe Girişimi1991 yılına girildiğinde Gorbaçov, Sovyetler Birliği'nin devlet başkanıydı.12 Haziran 1991'de Sovyetler Birliği'nin onbeş cumhuriyetinden enbüyüğü olan Rusya'da başkanlık seçimleri yapıldı. Oyların yüzde57'sini alan Boris Yeltsin, Rusya tarihinde halkın oylarıyla seçilmişilk başkan oldu.18 Ağustos 1991'de Gorbaçov, bir askeri darbeyle devrilmek istendi.Darbecilerin tankları Moskova'ya girdi. Boris Yeltsin darbecileri hainilan edip hızla Beyaz Saray adı verilen Rus Parlamentosuna koştu.Parlamentonun önünde konuşlanmış tanklardan birinin üzerine çıkarak,tüm dünya televizyonlarının canlı yayınladığı tarihi konuşmasınıyaptı. Rus halkı adına darbeci! lere karşı direneceğini söyledi. O anakadar olup bitenleri evlerinde, televizyonlarının başında korkuylaizlemekte olan Rus halkının büyük bir bölümü Yeltsin'in karşıçıkışından cesaretlenerek yollara döküldü. Kısa bir sürede on binlerceMoskovalı, tankın üstündeki Yeltsin'in etrafını büyük bir coşkuylasarmıştı.21 Ağustos 1991 günü darbeciler Moskova'dan kaçtı. Gorbaçov tutsakbulunduğu Kırım'dan Moskova'ya getirildi. Yeltsin, Rusya'nın parlayanyıldızı olmuştu. ABD ve Batı Avrupa ülkeleri Yeltsin'in darbecilerekarşı başarılı direnişini demokrasinin bir zaferi olarak görüyor,demokrat Yeltsin'i çılgınca alkışlıyordu.Yeltsin, IMF ve Dünya Bankasına Teslim Oluyor8 Aralık 1991 günü Sovyetler Birliği Komünist Partisini kapattıranYeltsin, Sovyetler Birliği'nin de dağılmış olduğunu duyurdu.Yetmiş yılı aşkın bir süre, amansız düşmanı kapitalizme karşı savaşmışolan Rusya'nın devlet başkanı Boris Yeltsin, bozulan ! Rus ekonomisinidüzeltmek için, ABD kapitalizminin en acımasız iki kurumu olan IMF veDünya Bankası'na başvurdu. Sonraları ABD yöneticileri, Rusya'yı tekkurşun atmadan teslim aldıklarını söyleyeceklerdi.IMF'ye teslim olan Yeltsin, 'şok tedavisi' olarak sunulan IMF'ninönerilerini hemen kabul edip Rus halkına dayattı. Yeltsin, IMF'nin Rushalkını perişan edecek olan önerilerini, 'radikal reformlar' olarakniteliyor, hiç kimsenin bu reformlara karşı çıkmasını istemiyordu.İşte Yeltsin'in reformlarının sonuçları:Faizler yükseldi, devlet yatırımları durdu.Sosyal harcamalarda büyük kesintiler yapıldı.Başta gıda maddeleri olmak üzere tüm tüketim maddelerinin fiyatlarıtavana vurdu.Dev ölçekli fabrikalarda üretim durdu, çoğu kapandı.Kadınlı erkekli milyonlarca kişi işsiz kaldı.Rus parası değer kaybetti, Rus halkının bir ömür boyu oluşturduğubirikimler buharlaştı.Ulusal gelir yarı yarıya azaldı, Rus halkı fakirleşti. Oligark denilenbir avuç vurguncu dolar milyarderi oldu.! Sağlık sistemi çöktü. Rus halkının ortalama yaşam süresi azaldı.Özelleştirme adı altında devletin fabrikaları, yeraltı ve yer üstüzenginlikleri yağmalandı. Büyük yağmacıların arkasında, Yeltsin'inetrafını kuşatmış Yahudi kökenli Rus politikacılara her türlü destekveren ABD'nin Siyonist bankerleri ve şirketleri bulunmaktaydı .Rus halkı açlık sınırına dayandı. Tüm Rusya, ABD ve Avrupa'da1930'larda yaşanan 'Büyük Ekonomik Bunalım'dan daha kötü bir bunalımagirdi.Rus halkı fakirleştikçe, ABD'nin Yeltsin'e olan övgüleri de artıyordu.Yeltsin'i tüm dünyaya örnek bir demokrat olarak tanıtıyorlardı.Ekmek kuyruklarında sürünen Rus halkını g! örmezlikten gelen Yeltsin,'radikal reformların' süreceğini duyuruyordu. Oysa kendi yardımcısıRutskoy bile bu reform programını 'ekonomik soykırım' olarakniteliyordu.Yeltsin, Parlamentoyu Topa TutuyorEkonomi çöküp milyonlarca insan işsiz kalınca, Yeltsin'e karşı siyasihareket başladı. Parlamentoda iki cephe oluştu. Yeltsin'e karşıolanlar üst üste önergeler vererek Yeltsin'i görevden almayaçalışıyorlardı.21 Eylül 1993'te Yeltsin, televizyona çıktı, ulusa seslendi.Parlamentoyu kapattığını duyurdu. Yeni seçimlere kadar ülkeyi, özelyetkilerle kendisi yönetecekti. ABD'nin övdüğü örnek demokrat Yeltsin,muhalafete dayanamayıp parlamentoyu kapattığını duyurduğu günün hemenertesinde Rus Parlamentosu toplandı. Yeltsin görevden alındı, yerineyardımcısı atandı. Artık herşey çığırından çıkmıştı. Rusya çoktehlikeli bir siyasi bunalımın içine yuvarlanmıştı.! On binlerceMoskovalı sokaklara döküldü. Meydanlar Yeltsin karşıtı sloganlarlainliyordu. Rus halkı, parlamentosunu savunuyordu.Ordunun ve güvenlik güçlerinin desteğini alan Yeltsin, 4 Ekim 1993günü, Beyaz Saray adı verilen Rus Parlamentosunu topa tutturdu. Tümdünya televizyonları , Rus parlamentosunun topçu ateşi altındakalışını anında yayınladı. ABD Başkanı Bill Clinton, Yeltsin'in bueylemini, demokrasinin savunulması olarak gördüğünü duyuruyor,demokrat Yeltsin'i destekliyordu.Ö! zelleştirme YağmasıYeltsin, Aralık 1994'de Çeçenistan'a askeri saldırıda bulunup işgaletti. Moskova'nın denetiminde özerk bir cumhuriyet kurmayı denedi.Ancak Çeçenlerin güçlü direnişi karşısında geri çekilmek zorundakaldı, iç politikada güç duruma düştü.IMF'ye teslim olmuş Rusya'nın 1995'de dış borçları çok artmıştı. Hembu borçları ödemek hem de Rusya'da yeni türemiş işadamlarının 1996başkanlık seçimlerinde desteğini alabilmek için, Yeltsin yeni birözelleştirme yağması başlattı. Rusya'nın en büyük fabrika veişletmelerinin hisselerini, yeni türemiş Rus bankalarına nakit parakarşılığı yok pahasına sattı. Bu hissleri ele geçiren, kendilerineoligark denilen, hemen hemen tamamı Yahudi kökenli olan Rus işadamlarıulusal medyanın ve bankaların sahibi oldu! lar.Yeltsin İkinci Kez Başkan Olmak İstiyorİşte şimdi sıra geldi, Boris Yeltsin'in ikinci kez devlet başkanlığınaseçilişinin öyküsüne.Alkol bağımlısı olan Yeltsin, 1995'de iki kez kalp krizi geçirdi.17 Aralık 1995'de yapılan parlamento seçimlerinde, Yeltsintaraftarları beklenmedik ağır bir yenilgi aldılar. Yeltsin'in dolaylıolarak desteklediği 'Vatanımız Rusya Partisi' oyların sadece %12,2'sini alırken, Genadi Zuganov'un liderliğindeki 'Rusya FederasyonuKomünist Partisi' oyların % 34,9'unu alarak seçimden birinciparti olarak çıkmıştı. Artık herkes, Haziran 1996'da yapılacak devletbaşkanlığı seçimini Komünistlerin lideri Zuganov'un kazanacağına kesingözüyle bakıyordu.Şubat 1996'da Boris Yeltsin, Haziran 1996'da yapılacak devletbaşkanlığı seçimlerine katılacağını duyurdu. Bir dönem daha başkanolmak ist! iyordu.Yeltsin'in karşısında iki güçlü aday vardı:Komünistlerin lideri Genadi ZuganovGeneral Aleksandr LebedYeltsin adaylığını açıkladıktan hemen sonra yapılan kamuoyuyoklamalarının ortaya koyduğu görünüm şöyleydi:Genadi Zuganov: % 50-55General Lebed: % 30-35Başkan Yeltsin: % 2-8Ekonomiyi IMF'ye teslim eden, Rusya'nın yeraltı ve yer üsütüzenginliklerini özelleştirme adı altında yok pahasına yağmalatan,halkın işsiz ve aşsız kalmasına neden olan Yeltsin'i halk artıkistemiyordu. Onun alkol bağımlısı oluşu, ciddi sağlık sorunlarınınbulunuşu ve dengesiz davranışları da gözden iyice düşmesinin nedenleriarasındaydı.Kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu kara tabloyu gören Yeltsintaraftarları paniğe kapıldılar. En çok korkanların! başında,özelleştirme yağmasıyla milyarlarca dolar vurgun vuran oligarklargeliyordu. Bu kişiler toplanıp, Yeltsin'e başkanlık seçimlerini iptaletmesi için baskı yaptılar. Açıktan açığa, 'Seçime gerek yok, ülkeyibir diktatör olarak siz yönetin!' diyorlardı. Bunları söyleyenlerintümü de, ABD tarafından desteklenip övülen Rusya'nın yeni demokratyıldızlarıydı.Yeltsin kendisine verilen! öğütü dinlemedi. Seçim kampanyasınıyürütecek ekibi değiştirdi. Ekibin başına kızı Tatyana ve özelleştirmeyağmasının mimarı Çubais'i getirdi.Çubais hemen işe koyuldu. Bankerlerden ve medya patronlarından oluşanbir çekirdek kadro kurdu. Medya patronları sürekli Yeltsin yanlısıpropaganda yapacaklar, bankerler de paraları seçim kampanyasınaakıtacaktı. Bu hizmetlerine karşlık olarak da Çubais, özelleştirme adıaltında Rusya'nın en değerli kurum ve kuruluşlarını bu kişilere peşkeşçekecekti.'Öküz Bokunu Altın Diye Yutturanlar' Moskova'daYapılacak başkanlık seçiminde uygulanan kural şuydu: İlk oylamadaoyların % 50'sinden fazlasını alan aday seçimi kazanıp başkanoluyordu. Eğer ilk oylamada hiçbir aday oyların % 50'sini alamazsa,bir ay içinde ikinci! bir seçim yapılıyor bu kez en çok oy alan adayseçimi kazanıp başkan oluyordu.Rusya devlet başkanlığı seçim tarihi, 16 Haziran 1996 olarakduyuruldu. Seçim kampanyası başladı.Rus medyasının tamamı Yeltsin yanlısı propaganda yapıyor, diğeradaylara televizyonda konuşma fırsatı verilmiyordu. Buna rağmenyapılan kamuoyu yoklamalarında Yeltsin, hala Zuganov ve Lebed'in çokgerisinde kalıyordu.Yeltsin'in kampanyasını yürüten kızı Tatyana ve ortağı Çubais, çokçabuk bir çare bulmak zorundaydılar.Ve buldular da.Özelleştirme yağmasından milyarlarca dolar vurmuş olan Yahudi kökenliRus işadamlarının aracılığıyla, ABD'den yardım istediler. Açıkcası,Amerikalıların Rusya'ya gelip başkanlı! k seçimini kendilerinekazandırmaları nı bekliyorlardı !Amerikan yönetimi, çok bilgili ve deneyimli üç siyasi uzman danışmanıMoskova'ya hemen göndermeye hazır olduğunu bildirdi.Üç Amerikalı siyasi uzman danışman; George Gorton, Dick Dresner ve JoeShumate acele Moskova'ya geldiler ve hemen işe başladılar. Peki, bu üçdanışman hangi konuda uzmandılar? Seçim kampanyanlarını yönlendirmedeuzmandılar. Amerikan ağzıyla söyleyecek olursak, 'öküz bokunu altındiye yutturabilecek' kertede yetenekliydiler. Şimdi de Yeltsin'i Rushalkına, 'eşi bulunmaz demokrat bir lider' olarak yutturacaklardı . Üç Amerikalı uzmanın ilk önerileri şu oldu: Yeltsin'in rakipleri hakkında medyasürekli olarak yalan haberler uyduracak, çamur atacaktı! Ruslar buöneriye karşı çıktı. Yalan söylenmeyecek, çamur atılmayacak, dürüstlükilkesine bağlı kalınacaktı. Amerikalıların yanıtı ise çarpıcıydı:Seçimi kazanmak istiyorsanız bizim söylediğimiz gibi davranacaksınız,dürüstlükle seçim kazanılmaz!Amerikalı üç siyasi uzman danışman ikinci önerilerini yaptılar:Yeltsin halkın arasına girecek, onlarla kucaklaşıp öpüşecek, gençleriçin düzenlenecek eğlence programlarına katılacak, onlarla beraberşarkılar söyleyip dans edecek, kısacası 'çok sevecen, çok tonton' birkişi rolünü oynayacaktı! Ruslar bu öneriye de sıcak bakmadı.Yeltsin'in doğal davranmasından yanaydılar, rol yapmasınıistemi! yorlardı . Amerikalı uzmanlar yine sert çıktılar, rol yapmadan,halkı kandırmadan seçim kazanılamazdı!Yeltsin'in seçim kampanyası neredeyse tam bir çıkmaza girmişti ki, üçAmerikalı uzmanın ABD'den getirilmesinde payı olan Rusya'nınözelleştirme vurguncusu dolar milyarderleri ve medya patronları arayagirdiler. Ateşli tartışmalardan sonra Amerikalı üç uzman danışmanınönerileri kabul edildi. Artık Yeltsin'in seçim kampanyasında ipler buüç Amerikalının eline geçmişti.Seçimin İlk Aşaması'Öküz bokunu altın diye yutturabilecek' düzeyde yetenekli üç Amerikalıuzman; bir yandan Yeltsin'in nerede, neler konuşacağını, kimlerlebuluşacağını belirlerken, bir yandan da medyanın kullanacağısloganları üretiyordu.Rus medyası, Yeltsin'i! n rakipleri hakkında asılsız dedikodular,yalanlar, iftiralar uyduruyor, en aklı başındaların bile kafalarınıkarıştırıyordu. Yeltsin'in rakipleri Zuganov ve Lebed bu karalamakampanyası karşısında şaşkın, kendilerini savunacak, sesleriniduyuracak değil bir televizyon kanalı, bir gazete dahi bulmaktazorlanıyorlardı .İşte bu atmosferde, 16 Haziran 1996'da başkanlık seçimleri yapıldı.Katılım oranı % 70 olmuş ve şu sonuçlar alınmıştı:Yeltsin ( % 35,3 ), Zuganov ( % 32 ), Lebed ( % 14,5 ).Seçimin ilk aşamasında başkan seçilememişti, ancak bu sonuç Yeltsiniçin çok büyük bir başarıydı. ! Birkaç ay öncesine kadar kamuoyundakidesteği % 5 dolaylarındayken, sanki sihirli bir el değmiş ve bu oran% 35'e çıkmıştı! Yeltsin'in kampanya ekibi sevinç içindeydi. ÜçAmerikalı uzman ise daha soğukkanlı davranıyor, asıl savaşımın yenibaşladığını söylüyordu.Seçimin İkinci AşamasıÜç Amerikalı uzman hemen kolları sıvadılar. Yolun yarısını başarıylageçmişlerdi, ama asıl öldürücü darbeyi şimdi vurmaları gerekiyordu.Yeltsin'e acele bir öneri götürdüler: İlk aşamada % 14,5 oy alanLebed'e, geri çeviremeyeceği kadar parlak bir teklif götürün veLebed'in ikinci aşamaya katılmasını önleyin!Seçimin ilk aşamasından iki gün sonra, 18 Haziran 1996'da BaşkanYeltsin, üç Amerikalı uzmanın önerisini yerine getirdi. Lebed'i,'Rusya Federasyonu Güvenlik Kon! seyi Sekreteri' ve 'Başkanın UlusalGüvenlik Danışmanı' olarak atadı. Lebed, ağzı kulaklarında, bu yüksekprestijli atamayı hemen kabul etti ve başkanlık seçiminin ikinciaşamasından çekilmiş olduğunu ilân etti. ( İYİ AHLAK BURDA DEVREYE GİREMEMİŞ - SATMIŞ, AMA NEYİ, NELERİ?)Lebed'in çekilmesiyle meydan, Yeltsin ve Zuganov'a kalmıştı.Üç Amerikalı uzman, Zuganov'u yıpratacak kampanyaya hemenbaşladılar. Tüm medya hemen her gün ve neredeyse günün tamamında şusloganları tekrar edip durdu: 'Zuganov'a verilecek oylar, Komünistleritekrar iş başına getirecektir! ', 'Zugonov'u seçmek demek, diktatörStalin'i diriltmek demektir!', 'Zuganov'a verilecek oylar,demokrasinin sonu, özgürlüklerin sonu olacaktır!', 'Bir komünist olanZuganov eğer seçilecek olursa, Rusya'da iç şavaş çıkacaktır!', 'Malsahibi, mülk sahibi, iş sahibi olmak istiyorsanız oyunuzu demokratYeltsin'e verin!', 'ABD'nin ve Avrupa'nın saygı duyduğu BaşkanYeltsin'i seçin!'.Medya bu tek yanlı propagandayı sürdürürken, özelleştirme vurguncusuRus işadamlarının oluşturduğu havuzdan milyonlarca dolar, üç Amerikalıuzmanın saptadığı bölgelerde, belirlediği gruplara dağıtılıyordu. Tambu sırada IMF, Rusya'ya 10 milyar dolar kredi v! erdiğini duyurdu.Yeltsin'in seçim kampanyasını yürütenler sevinç içindeydiler.Üç Amerikalı uzman, Yeltsin'e bir öneri daha götürdüler: Neredeyse ikiyıla yakın ödenmeyen emekli maaşlarını ve birikmiş işçi ücretlerinihemen ödeyin! Ödemeler derhal yapıldı. Televizyon kanalları, birikmişemekli maaşlarını alan yaşlıların ve ücretlerini alan işçilerinYeltsin'in boynuna sarılarak nasıl ağlaştıklarını, ellerini yüzününasıl öptüklerinini tekrar tekrar gösterip durdu.Seçimin ikinci aşamasına bir hafta kala, Yeltsin bir kalp krizi dahageçirdi. Üç Amerikalı uzmanın yönlendirmesiyle medya bunu halka,Yeltsin aşı! rı yorgunluktan grip oldu, diye duyurdu. Yeltsin'in yanınahiç kimse sokulmadı, fotoğrafı çekilmedi, görüntüsü alınmadı. Buolumsuzluğun ustaca atlatılmasından sonra, 3 Temmuz 1996 günübaşkanlık seçiminin ikinci aşaması gerçekleştirildi. Yüzde 68,9katılımın sağlandığı seçimde iki aday şu oyları almıştı:Yeltsin ( % 53,8 ), Zuganov ( % 40,3).ABD'den özel olarak getirilen üç Amerikal uzman, medyanın veözelleştirme vurguncularının desteğiyle, 'öküz bokunu altın diye' Rushalkına yutturmayı başarmışlardı. Boris Yeltsin, ikinci kez Rusya'nındevlet başkanı olarak seçilmişti.Yeltsin ikinci kez başkan olarak seçildikten sonra, IMF'den 40 milya! rdolar borç alındı. Ancak bu para devletin kasasına girmedi! Yeltsin'inkızı Tatyana ve seçimlerde Yeltsin'den yana olan özelleştirmevurguncularının Amerika ve Avrupa'daki banka hesaplarına yatırıldı!Bu gerçek öykü, 2002 yılında Amerika'da çekilen bir filmin senaryosunuoluşturdu. Fimin adı şuydu: 'Spinning Boris'. Türkçeye şöyleçevirebiliriz: 'Boris Yeltsin'in Rus Halkına Yutturulması' .Peki, Türk halkına kimlerin nasıl yutturulduğunun öyküsünü yazmanınzamanı gelmedi mi?Yılmaz Dikbaş25 Temmuz 2007, AntalyaİŞTE BUNUN İÇİN DÜŞÜNME ZAMANI..DÜŞÜNÜN, DÜŞÜNMEK HENÜZ YASADIŞI DEĞİL!

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Bir Sürü Filozof Okudum Gönlüm Socrates’i Sevdi…

Önce Platon’a teşekkür etmek lazım sanırım.. Platon olmasaydı Socrates’i tanıyamayacaktık, bilemeyecektik. O dönemde yaşayan ama günümüze ulaşamayan pek çok filozof gibi kayıp olacaktı. Aslında hiç var olmayacaktı bizler için. Socrates; “söz” ü seven bir filozoftu. Hiçbir öğretisini kağıda dökmedi, öğretilerini yaymak için bir okul kurmadı. Onun yaptığı sokaktaki insanla konuşmaktı. Öğretilerini konuşarak, tartışarak, sorarak, cevap verdirterek, cevap aratarak yaydı. Belki de onu benim için bu kadar özel kılan bu yanıdır, bilmiyorum.

Hiç kimseye haksızlık etmeden yaşamaya çalışmak, erdemli olmanın ta kendisi değildir de nedir? Haksızlık etmektense haksızlığa uğramayı tercih etmek. Devletin tanrılarını tanımamakla, gençleri baştan çıkarmakla suçlandığında ve mahkemeye çıktığında yetmiş yaşındaydı. Hiçbir zaman yargıçlardan aman dilemeyi düşünmedi, yazılı olmayan bir söylevle savundu kendisini. Ölüm cezası çıktı hakkında, cezaevinden kaçıp kurtulabilirdi ama yapmadı. Dostları (Kriton) onu kaçırmak istediler, istemedi. Bilim ve erdem yolunda hayatını tüketmiş olmayı tercih etti ve baldıran zehirini içti. Kimsenin kendisini ölümden ve öteki dünyadan almasına izin vermedi.

Hayatı boyunca hep sordu, sorguladı. “Tek bildiğim hiçbirşey bilmediğim” derken sanırım kasttetiği bilginin sonsuzluğu idi. Bütün sorgulamaları erdem üzerindendi, her konuya iyiliğe yöneltmek üzerinden baktı. Kötülüğü ve kötüyü kabul etmedi, kötülüğün cehaletten kaynaklandığını söyledi hep.. Gençleri ahlak sorunları konusunda düşündürmek istedi, bu konuya ilgi uyandırmak istedi, bu yüzden de gençleri baştan çıkaran adam oldu.. Oysa Socrates’in gençlere karşı davranışı gerçek bir dostluk dersiydi.

İçindeki sesten bahsetti, içindeki sese güvendi. Yanlış birşey yaptığında o sesin kendisini düzelttiğine inandı. O ses çıkmadığında ise doğru yolda olduğunu bildi.. onun amacı “asıl iyi”nin bilgisine ödün vermez bir araştırmayla ulaşmak ve böylece gerçek bilgiyle donanarak erdemli ve mutlu olmaktı.

Ona göre bir filozofun görevi “iyi”nin bilgisini vermek ve böylece insanları bu ve öteki dünyada gerçek mutluluğa ulaştıracak felsefenin yüceltilmesine çalışmaktı.

Dedim ya gönüm oncasının arasından Socrates’i sevdi; teşekkürler Platon onu bize aktardığın için ve bir teşekkür de eşine.. Socrates’in dediği gibi; “Evlenin; eşiniz iyi çıkarsa mutlu olursunuz kötü çıkarsa Filozof”…

Hadi Biraz Sorumlu Olalım!!!

Sosyal Sorumlulukta Anahtar Kavram Samimiyet


Sosyal sorumluluk kavramıyla ilgili konuşulması gereken çok konu, çözülmesi gereken çok arapsaçı var. Örneğin, sosyal sorumluluk, sosyal sponsorluk ya da bağış gibi kavramlar tamamıyla birbirine girmiş kavramlar ve çoğu özel sektör yaptıkları pek çok uygulamayı kolaylıkla “bu toplumsal sorumluluk projesidir” diye yorumlayabiliyor. Oysa bakıyorsunuz, yaptığı bir bağışa böylesine bir anlam yüklemiş. Bir diğer konu son zamanlara; günümüz pazarlama yüzyılında, sosyal sorumluluk kavramından sosyal pazarlama olarak bahsedildiğini görmeye başladık. Tüm bu kavramlar kolaylıkla birbirinin içine geçmiş, oysa birbirinden ayrıştırılması gereken kavramlar. Hepimizin, bireyler ya da kurumlar olarak, içinde yaşadığımız çevrenin yaşam kalitesine katkı yapmak gibi bir sorumluluğu bulunmakta. Küreselleşen dünya, kızgın ve kimi zamanda haksız rekabetleri beraberinde getirdiğinden, ürünler ve hizmetler farklılaşamadıklarından; işletmeler sosyal sorumluluğu bu rekabetten sıyrılmanın, bir adım önde olmanın, farklılaşmanın, farkındalık yaratmanın bir yolu olarak keşfettiler ve iletişim stratejilerinde kullanmaya başladılar. Bu açılardan sorgulanması gereken konu samimiyet. İçinde gerçek anlamda samimiyeti barındıran, topluma karşı yükümlülüğünü yerine getiren, sürdürülebilen, rol model olmayı başarabilen, ölçümlenen faaliyetler toplumlar nezdinde gerekli itibarı elde etmektedirler. Ancak görülen odur ki, işletmeler yaşadıkları bir krizin arkasından hemen bir sosyal sorumluluk faaliyetiyle bu durumdan sıyrılmayı, yönetemedikleri krizden aldıkları yaraları bu şekilde sarmayı denemektedirler. Dolayısıyla konuyu birer pazarlama aracı olarak kullanmak ayrı bir tartışma konusu oluşturmaktadır. Ve ayrıca tartışılabilir. Kurumsal sosyal sorumluluk kavramının kişisel gelişime ne gibi katkısı vardır gibi bir konuya da farklı açılardan yaklaşmak faydalı olacaktır. Daha iyi bir yaşam kalitesini hedefleyen sürdürülebilir bir kalkınma çabası içinde olan herkes -ki bu bir kişi, kurum, işletme ya da tüm bir toplum olabilir- elbette ki motivasyonu yüksek insan topluluklarının oluşmasına etkendir. Konuyu iki ayrı açıdan ele almak mümkündür. Bunlardan ilki; sosyal sorumluluk uygulamasına maruz kalan insan grubu, diğeri ise sosyal sorumluluk uygulaması içinde bizzat bulunan, destek olan insan grubu. Sosyal sorumluluk uygulamasına maruz kalan insan grubu, bu sosyal sorumluluk faaliyetleri sayesinde çeşitli konularda bilinçlenebilir, daha iyi yaşam şartlarına kavuşabilir, kaliteli eğitim şansını yakalayabilir, bu bakış açısıyla bu insan grubunun da değişen yaşam koşulları kişisel gelişime fayda sağlayacaktır. Diğer bir açıdan; sosyal sorumluluk faaliyetlerinin içinde bulunan insan grubunu oluşturan bireyler ise psikolojik olarak manevi bir tatmin yaşayacaklardır. Bu manevi tatmin çeşitli boyutlarda olabilir. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde bahsettiği; insanın saygınlık ihtiyacı gibi ya da bir gruba ait olma ihtiyacı gibi (sosyal ihtiyaçlar) pek çok manevi ihtiyaçlar bu sayede giderilebilmektedir. Bu tatmin duygusu insanın psikolojik gelişimine büyük katkı sağlayacaktır. Tatmin duygusunu yaşayan insan kendisiyle olumlu iletişim içinde hayata bakacak, etrafına da bu pozitifliği yansıtacak, pozitif iletişim içinde bulunacaktır. Bu da stres dediğimiz kavramın azalmasına, çatışmaların en aza indirgenmesine dolayısıyla da bireysel verimliliğin asgari düzeye çıkmasına neden olacaktır.

Halkla İlişkiler Yükselen Yıldız mı Olacak?

Sözün Özgürlüğünden Kalemin Köleliğine


Sokrates, tanrı kral Thamous-Ammon’un Thot’a yaptığı ciddi uyarıları aktarıyor; “Sen yazının babası, ona gönüllü olarak vakıf olduğunun tersi bir başarıyı atfediyorsun; zira o hafızayı yok saydırarak ruhlarda unutuşa yol açacaktır: Yazıya güvenecekleri için insanlar anılarını içlerinden, kendilerinin derinliklerinden değil de dışarıdan, yabancı harflerle uyandırmaya çalışacaklar. Sen anıyı saklamanın değil yenilemenin yolunu bulmuşsun ve sen öğrencilerine bilimi değil, bilime sahip oldukları kanısını kazandıracaksın; zira, anlamadan çok şey okuduklarında, kendilerini çok bilge sanacaklar ve çoğu zaman ancak rahatsız davranışlara sahip cahiller olacaklar; çünkü bilge olmadıkları halde kendilerini öyle sanacaklar”. Böylece Platon –ki ustası Sokrates hiçbirşey yazmamış ve ona sadece sözlü bir eğitim vermiştir- sözlü iletişimin yazılı iletişime olan üstünlüğü fikrine- en azından kendi değer yargılarıyla- sadık kalmıştır(Huismann:2000:21).

“Alman ideolojisi” adlı eserinde Marx, Marshall McLuhan’ın katılacağı şu söze yer veriyordu: “birey kendini nasıl ifade ediyorsa öyledir.” Hatta kitabının sonunda Marx, Marshall McLuhan’ın “Understanding Media” adlı eserinde de rahatlıkla yer bulabilecek dikkate değer bir paragrafa yer veriyordu:”Eğer barut ve tüfek icad edilmiş olsaydı, Achilles (Truva Savaşlarına katılan bir Yunan savaşçısı. Truva Prensi Paris’in attığı bir okla, yaralanabileceği tek yer olan topuğundan vurularak öldürülmüştür) mümkün olabilecek miydi? Ve eğer matbaa var olsaydı, İlliad’ın olması mümkün müydü? Matbaanın ortaya çıkışıyla sözlü kültürün kesintiye uğraması kaçınılmaz değil mi?”(Postman:2006:33-34).

Yazılı iletişim, dilin onun aracı olmasının yanı sıra, düşüncenin ona indirgenmeyişi ve Platon’un da hayranlık uyandıracak şekilde anladığı gibi düşüncenin anı üretmeyen, fakat anıyı sabitlemek ve saklamakla yetinen bu yazılı dile indirgenemeyişi ile karakterize edilir. İlk bakışta yazı esas olarak düşünceyi sabitleme, uzaktan ve zaman boyunca iletişim kurma ve nihayet belirli bir anda ifade edileni saklama tekniğidir(Huismann:2000:25).

Innis’in görüşüne göre, sözlü kültür dönemi, yazılı kültür döneminden farklı bir toplumsal ve kültürel öğrenmeye aracı olduğu gibi, görsel/elektronik kültür dönemi de sonunda yazının sonunu getirmiştir. Çünkü, her şeyden önce, elektronik kültür, zamanla teknoloji tarafından büyük “bilgi tekelleri” şeklinde boy göstererek bilgiyi dağıtmakla, beraberinde yeni siyasal bir erki de yapılandırmıştır. Bir başka deyişle, Innis’e göre “teknoloji tarafından belirlenen ‘bilgi tekelleri’, siyasal erkin toplumsal gruplar arasındaki bölüşümünü yönetir.”(Köse:2007:55).
Medya bireylerin bilgi, kanaat, tutum, duygu ve davranışları üzerinde büyük oranda bir etkileme gücüne sahiptir. Yalnızca bireyler değil, onların yanı sıra toplumsal gruplar, organizasyonlar, toplumsal kurumlar, kısacası bütün toplum ve kültür medyanın gücünün etkileme alanının sınırları içindedir. Klapper, medyanın toplumu değiştirme doğrultusundaki etkilerini 3 ana kategori içinde toplar (Barrett & Braham, 1995: 84):
1. Değiştirip dönüştürme,
2. Önemsiz değişiklikler yapma,
3. Kuvvetlendirme.

Sözlü kültürden yazılı kültüre, yazılı kültürden elektronik kültüre doğru zaman içindeki geçiş; elbette medyanın kullanım biçimlerini de değiştirmiştir ve giderek değiştirmektedir. İnternetin kullanımı klasik medya araçlarını zaman içinde tamamen yok edecek midir? Her ne kadar tartışmaya açık bir konu olsa da bir zaman sonra klasik medya (burada geleneksel medya kavramı yerine klasik medya tanımının kullanılması, zaman içerisinde yok olacağını düşündürtmek açısından özellikle kullanılmaktadır) yerini tamamıyla yeni medyaya bırakacak gibi gözüküyor. Bu durumda beraberinde pek çok soruyu getiriyor. Örneğin, ilk akla gelen soru reklam bitecek mi? Ve bu durumda halkla ilişkiler yükselen yıldız mı olacak?

11 Mayıs 2010 Salı

Hergün yeni bir şehit haberi almaktan çok sıkıldım.. Hergün göz yaşı dökmekten, şimdi şehit evinde ne yaşanıyordur diye düşünmekten, şehidin annesinin, kardeşinin, evladının, eşinin yerine koymaktan kendimi...

Hergün canavarca işlenen cinayet haberlerinden çok sıkıldım.. Ölen kişinin yerine koymaktan kendimi, nasıl bir acı çektiğini düşünmekten, o gün farklı birşey yapsaydı belki şimdi yaşıyordu diye düşünmekten; katilin biraz daha insaf sahibi bir insan olarak yetiştirilmiş olsaydı bu durumda olmayacağını düşünmekten...

Hergün ülkem için üzülmekten çok sıkıldım, seviyesiz siyasi kavgalardan, satılmış insanların yazılarını okumaktan, onursuz mücadelelerden, ülkemi karanlığa sokma telaşında olan insanları görmekten...

Hergün yüzü asık insan görmekten sıkıldım; birbirini farketmeyen, birbirine fazla gelen insanlardan.. Artık hiç gülümsemiyoruz birbirimize, telaş içindeyiz, geçim derdindeyiz, bir yerlere yetişme telaşındayız, acılarımız var biliyorum, zorluklarımız var, yetiştirmek zorunda olduğumuz çocuklarımız, bakmak zorunda olduğumuz büyüklerimiz, ödemek zorunda olduğumuz faturalarımız... Bütün bunlar birbirimize olan tahammülümüz azalttı biliyorum, anlıyorum da.. Anlayamadığım aynı toprağın içinde yaşayıp nasıl birbirimiz yokmuş gibi davranabildiğimiz tıpkı aynı evin içinde yaşayıp birbirinden nefret eden iki insan gibi..

Hergün bir sonraki günün daha güzel olması için dilek dilemekten çok sıkıldım, ülkem için, ailem için, arkadaşlarım için, hiç tanımadığım insanlar için..

Yine de seviyorum bu ülkeye ait olan herşeyi, sadece daha fazla duyarlılık bekliyorum, daha insanca davranışlar, empatisi yüksek bir toplum bekliyorum; belki de önce birbirimize gülümsemeyi deneyerek başlamalıyız, ne yaşıyor olursak olalım..

Yarın biraz gülümseyin:)