6 Haziran 2012 Çarşamba

KENDİMİ DE ALIP GİDEYİM DİYORUM....

Neden bu kadar uzun zamandır yazmadım ve neden şimdi yazma ihtiyacı hissettim; hiçbir fikrim yok.. Sadece yazarken buldum kendimi işte... Ve ne yazacağıma dair bir fikrim bile yok; işin ilginç tarafı, tüm bunları yazarken galiba aslında ne hakkında yazmak stediğimi düşünmek için kendime vakit yaratıyorum:) Ya da zaten kafamda ne yazacağımı belirledim bile; sadece biraz daha kararlı olmayı bekliyorum... Uzun zamandır yaşadıklarım, yaşadıklarına şahitlik ettiklerim ya da gözlemlediklerim öyle şeyler hissettirdi ki bana; giderek bu toplumda yaşayan insanlar arasında uçurum oluşuyor; üstelik kimse bunun farkında değil ya da kimsenin umurunda değil... Ya da herkes en iyi yaptıkları şeyi yapıyor ve "mış gibi" davranıyor... Herkesin dilinde, tıpkı bir sevda türküsü gibi dolanmış ama ama sevda türkülerinden farkı, "samimiyetsizlik" olan yani "içi tamamen boş" ve aslında anlamını sorsanız sıradan ve ucuz kelimelerle tanımlayacakları "özgürlük" kelimesi takılmış, herkes sözde o kadar insancıl ki; kendi "korkunç" (bu kelimeyi kullanmak zorundayım) yitikliklerini ya da ezikliklerini sözde adalet adı altında bi de üstüne "özgürlük" kisvesine sığınarak, bana kalırsa kin kusuyorlar.. Biz ne zaman bu kadar acımasız hallere düştük, biz ne zaman bu kadar insan olmaktan uzaklaştık, biz ne zaman diğerimiz için "öteki" olduk yoksa biz acaba hep böylemiydik, düşünmeden edemiyorum... Adalet dediğin; geçmişte ezilmişin gücü ele geçirdiğinde kendi kişisel kinini kusmasından öte değil artık sanki... "Ötekinin kaderi yanlış anlaşılmaktır" diyordu bir filmde... Ötekini dinlemeyen ya da dinlemek istemeyen, anlamaya çalışırsa hak vermekten korkan mutlaka bir beriki/ler var hayatlarımızda... Sürekli olarak birileri öteki'ler ile çatışma halinde bu toplumda... Herkesin tek derdi, kendi fikrini, ideolojisini karşısındakine kabul ettirmek, karşısındakinin neyi ne için düşündüğünü bir an için bile önemsemeden... Acılar var benim güzel ülkemde, herkesin kendi acıları var, kendi yaşamışlığı ve kimse bunu hesaba katmak istemiyor... "Ama ben...." ya da "ama biz..." diye başlayan cümleleri duymaktan çok sıkıldım... Anlaşmak değil sadece anlaşılmak derdinde herkes.. Aslında "anlaşılmak" istemekte bile bir eylem var, insanlar kendi fikirlerini, davranış şekillerini dikte etme derdinde... Yaşamdaki tüm seçimlerimizi kendi özgür kararımız belirlemeli oysa ve herkes saygı duymayı bilmeli buna.. Biz ne zaman yabancılaştık bu kadar birbirimize, ne zaman bu kadar şiddetle dolduk, ne zaman birbirimizi bu kadar yok etmek istedik, içimize kin duygusunu kim işledi bu kadar... "Sartre’ın varoluş felsefesinde öteki cehennemdir ve öteki, bireyin özgürlüğüne tehdittir.." Biz ne zaman düştük bu cehenneme... Ve yine "Sartre’a göre, felsefe tarihi hep genel bir insanlık için konuşmuş, oysa tek bir birey ve onun öteki ile ilişkisi unutulmuştur." Biz ne zaman unuttuk, kendimiz dışındakileri ya da biz gibi olmayanları.. Biz ne zaman bizim dışımızda olana bu kadar tahammülümüzü yitirdik? Biz belki de; Schrödinger’in dediği gibi aslında öteki'nin ta kendisiyiz... Niye hiç bunu sormuyoruz kendimize? Bunun üzerinde düşünmeyi bile reddecek o kadar çok insanı gözlemliyorum ki etrafta, galiba çok bunaldım artık.. Öteki'nin de ötekisi mi olduk? Biz ne olduk? Bize ne oldu? İşte tüm bunlar uçuşurken beynimde.... Bazen "kendimi de alıp gideyim" diyorum.. Sonra "nereye" diyorum ve sonunda hep "vazgeçiyorum"... Ve karar veriyorum; "sen onlardan olma" diye, "olmamaya karar veriyorum" ve çok merak ediyorum, acaba becerebiliyor muyum?

1 yorum: